İdris Naim Şahin’in İçişleri Bakanı olduğu yerdeyim, çok içime işliyor bu konular, konusuz filmlerle konulu filmler arasında gidip gelen ahlaklılığınız içime dokunuyor, sizin dokunmadığınız neresi varsa dokunduğum için, her gece insan olarak yatıyorum yatağıma. İdris Naim Şahin’in sözlerine dokunulmayan yerdeyim, Behzat’a dokunuluyor ve fakat, adam gibi içtikten sonra, kimsenin emeğinden, düşünden, dilinden, ekmeğinden, vicdanından çalmadıktan sonra, yani iyi insan olmayı başarmaya çalıştıktan sonra, içsin ne olacak, içmemiş kafalar içen kafalardan daha Leyla yemin billah, az durun, az durun, içime işliyor hareketliliğiniz.

İdris Naim Şahin’in figüran dediği yerdeyim, zaten bu filmi yazanlar hep kötüleri tuttular izleyenler de öyle, figüran olsa ne yazar onlar da insan desem kızanların çoğunlukta olduğu yerdeyim, azınlıkta bir azım, kendime azım kimse çoğalmıyor bugünlerde, hiç tanımadığım insanların gülüşüne kardeş diye sarılıyorum, Cihan Kırmızıgül kardeşimdir beni de yazın diyeceğim tutuyor tutanaklara, kimsenin Yaşar Usta’sı da mı kalmadı, dikilemiyor muyuz karşılarına, öldü mü o adamların o ölgünsüz umutlu ağızları?

Ölgünsüz dedim, böyle bir türkçe olmayabilir, olabilir mi? Böyle bir şey  hiç olmayabilir de. Olur mu olmaz mı diye düşünen kaç kişi kaldık yazının güzergahında indi-bindi yaparken?

Çünkü adam gibi biliyorsunuz ki, Behzat o rakılı kafasıyla bile Roboski’yi vurmazdı. Siz ne kafasıyla vurdunuz, kelam ediniz de rakıdan evvel ondan içmeyelim, ha, ne dersiniz?

Bu ülkede insani olan ne varsa, yayından kaldırdınız, susturdunuz, durdurdunuz, izin vermediniz, hapislere tıktınız, zindanlarda çürüttünüz, sürgünlere gönderdiniz, çok zor da öldürdünüz, katlettiniz, unutturmak istediniz, Behzat’ın içkisi, evlilik dışı ilişkileri, yaşam biçimi ne boksa işte hiçbiri sizin sıkıntınız değil ki, ayrıca bunların hepsiyle kimlerin de haşır neşir olduğunu tarih bize vakti zamanında göstermiştir, şu an ki mecliste de kaç kişinin kaç karısı olduğu haberlerini çok hünermiş gibi okuduğumuz zamanları da unutmadık, çok geçmedi üstünden ama mesele bu değildir, ki Behzat zaten öyle bir politiklik ya da anlamlılık içinde değildir, böyle bir derdi de yoktur, sizin derdiniz Behzat’ın söylemek istediğidir, Behzat’ın göstermek istediğidir.

Ha, siz istersiniz ki Arka Sokaklar gibi olsun. “Nerenin arka sokağı bu lan” diye soru işareti kafanı kurcalarken, birden “Herhalde mevzu Türkiye’de geçmektedir” “Nerden anladın lan” soru işareti kafana bir tekme daha atarken verdiğin karşılık “E karakterler Türkçe konuşuyor ondan olsa gerek lan” ile ancak bir yere varacağın “polisimsi dış mihrak konulu türkçe konuşmalı yerlimsi-yabancı dizileri” izleyelim istemenizdir. Baş Komiserin adı neydi orada, ha Rıza mı, ne güzel bak Rıza, isim bile şahane. Bunlar herhalde Türk Polisi lan, burası da herhalde arka sokaklar lan, ve fakat Fransız olmalı Rıza Komiser ya da baba tarafından kesin Fransız diye düşünürken, Türkçeyi de sonradan öğrenmiş olabilir mi lan diye düşlerken sahneyi, şu soru kafanı çimdikliyor; peki senarist Fransız olabilir mi? Bir türk polisiye dizisini bu denli Türksüz yazdığına göre Rıza Komiserimin değil senaristimin Fransız olması lazım çünkü. Peki, ya yönetmen? O nereli lan? Zira hadi o Fransız kılığındaki işbirlikçi Türk senarist bunu yazdı yönetmen niye çekmiş olabilir? Yönetmenin böyle bilmediği çekişleri mi vardır? Bence Büyük Türk Milleti Meclisinin bu diziye el atması gerek. Kesin dış mihrakların parmağı ve uzantısı olduğu fikrindeyim. Karakterler Türkçe konuşuyor ama mevzu Türkiye’de geçiyor olamaz. Bir ülkeye bu kadar yabancı ve uzak karakterler, konular, davranış ve hareketler ancak yabancı uyruklu, kötü niyetli ve ülkemizi parçalamak isteyen kuvvetlerin işi olabilir.

Pepee izleyen yaş grubunun algı düzeyiyle, öyle ekrana dümdüz bakmamızdır istenen. Ki zaman içerisinde, büyüdükçe, palazlandıkça çocuğumuz, varacağı ekran terbiyesi ve kültüründe gene de Pepee algısından öteye geçemeyecektir. Bir adım ötesinde duran dizileri saymaya gerek yoktur ama şimdi televizyonu açın, karşınıza ilk çıkacak olan dizi bu türün ürünü olacaktır. Ekrana dümdüz bakarak bu dizileri izlemek bana pedagojik bir rahatsızlık gibi geliyor. Sabahtan akşama kadar bu ve benzeri diziler izleyenlerin farkında olmadan devletin güdümlü askerleri haline getirildiğini düşünüyorum. Bir türk mucizesi ve icadı diye pazarlanmak istenen Pepee’nin de bu minvalde daha küçücük yaşlarda çocuklarımızın zihinlerine çelme takarak onları devletin güdümlü askeri yapma peşinde olduğunu düşünüyorum.

Dönüyor dolaşıyorum, İdris Naim’in İçişleri Bakanı olduğu yere geliyorum. O zaman hepsi müstahak diyorum, hepsi olabilir, çünkü herkes sustuğunda, susturulduğunda onların istediği şey sadece İdris Naim’in sesinin yankılanmasıdır.

Ama daha korkutucu olanlar yankının gönüllerde hoş bir seda bırakmasıdır. O kadar çok televizyona, gazetelere, kitle iletişim araçlarına bakıyorlar ki, başka tarafa bakmasınlar diye durmadan odaklandırılıyorlar. Ve odak, faşizmdir. Bütün faşizmlerin tarihi kitleyi odaklaştırmaktır, tek bir yöne tek bir tarafa. Başka ses yok, başka görüntü yok, başka hiçbir şey yok! Edebiyat, resim, tiyatro, sinema, şiir ve felsefe ve tarih ve psikoloji ve sosyoloji hiçbirinin sesi yoktur, ve siz o noktada neyi söyleseniz onların odaklandığı yerden fazlasına gidemezsiniz.

Pepee değil de Yusuf ya da Yusufçuk olması neyi değiştirir ki, sen odağını birazcık değiştiremediğin için Behzat’ın vicdanından önce, söylemek istediğinden önce, içkisi konuşuluyor. Yusuf ya da Yusufçuk ne olacak ki, bizim buralarda bir laf var; bok değil de bokcuk!

Ama esas mesele şudur aslında, maalesef ki en korkunç kitle işte onlar. Her durumda ve bahiste “tek cümle üzerinden yargı-yürütme-yasama organlarını” bünyesinde barındıran ve Anayasa ile onulmaz yasalar elde etmiş olan ve ömürlerdir yenilmeyen yenilemeyen o kitle.  Hayatında bir kere bile insan sayfasından geçmediği için, enkaz halinde bulunduğundan beri de leş gibi kokan yerleri daha da diri ve tertemiz dursun diye sistemin parçacıkları tarafından durmadan yıkanan yıkandıkça daha da yıkanması gereken, ironi ya da metafor ya da ne bileyim imge veya imgelem ya da birazcık gönderme nedir bilmeyen, bir kere bile denize taş atmadığı için taşın başka vasıflarının da olmadığını sanan, insanın ve doğal olarak dilin ve dilin bütün öğelerinin ve dilin yarattığı sanatın ve sanatın bütün yapı taşlarının bir de göndermesi olabildiğini, yani başka türlerde düşünmenin ne kelam ve biraz da elbet kalem ettiğini bilmeyenlerin, birincisinden sonra asla ikincisinin olabilirliğini ya da en azından düşünü kurmadığı için durmadan karabasanları olan ve o karabasanları için durmadan başka karabasanlardan yardım dileyen ve insanın dilenmeyen bir şey olduğunu bilmeyenlerin ve bilmeyenlerin kitle olabildiği bu yerde bizim dilimizi onların anlamasını beklemek zordur.

Yazıcının yazısını anlatmak için ayrıca yazıcılık yapması yazmak ediminden sayılmaz zira. 21 Mayıs 2012 günü Birgün Gazetesi’nde “Sarıgül neden kazanır? Kılıçdaroğlu neden kaybeder? başlıklı yazısında Ateş İlyas Başsoy durumu nefis özetleyen bir cümle yazdı ki aynen devam ediyorum buradan: “Yazılarımı okuyanlar bazen beni anlamıyor. Anlamayanların neredeyse tamamı zaten başta “anlamamak” üzerine okuyanlar. Böyle okuyunca “Olay Rusya’da geçiyor” diye özetlenebilecek Savaş ve Barış yorumlarıyla karşılaşabiliyorum. Ama tüm bunlar durumu analiz etmeye çalışmama engel değil. Bir durumu analiz etmek, o durumu kabul etmek anlamına gelmez. Bulutlara bakıp “Yarın dolu yağabilir” dediğimde, “Dolu tarlaları mahveder” diye yanıt almak yorucu. Olguları değiştirmek için çaba harcamak ayrı, veri durumu analiz etmek ayrı. Doluyu yağdıran ben değilim ve doluyu seviyor da değilim.”

Behzat’a koydukları postayı bize de koyunca daha bir mutlu oluyor, daha da bir seviniyoruz. Çünkü biz her sabah onların diline benzemeyelim diye de uyanıyoruz.

Hepinize ölgün pazarlar!
 

 

Avatar
Adınız
Yorum Gönder
Kalan Karakter:
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.

banner5

banner31