Bugün, siyaset yazmamak kararındayım… Böyle günlerde beni kurtaran iki konu vardır, diye yazarken, aklıma bir konu daha geldi, buyurun:

Birgün, yüksek bir makamda bambaşka bir konu konuşurken, adamın biri dedi ki: “ Ben senin yazılarını beğenmem… Kendinden bahsediyorsun!”

Ben de o herifi hiç beğenmem ama mesele bu değil… Bir okurun, bir yazarı beğenmeme hakkı elbette ki vardır… Gerekçesinin ne olduğu, hiç önemli değildir. Haklı ya da haksız olduğunun da hiçbir önemi yoktur. “Beğenmiyorum arkadaş!” O kadar… Bence her okurun bu hakkı vardır…

Ancak, yazarın da kendini ifade etmek hakkı, ayni oranda, yazara aittir…

Edebiyatta, çeşitli yazı türleri vardır. Roman, hikâye, makale, deneme, anı, fıkra v.s. Bunlardan biri de sohbettir… Megaloman ya da narsist olduğumdan değil, seçtiğim yazın türünden dolayı, yazılarımda “ben” demek zorunda kalıyorum. Kaldı ki çoğu okur da bu “sohbet” tarzından hoşlanıyor…

Ancak, bizdeki bu “ben” deme korkusunun üzerinde de durulmalıdır… Neden mi? Şundan:

Bırakın şimdi içinde yaşadığımız post-modern dünyayı, modernleşme çağının bile gereği, bireyin özgürleşmesi, kulların “birey” olabilmesi idi… Fransız İhtilâli’nin amaçlarından biri idi bu… Ulus, özgür bireylerin, gönüllü birliği idi… Biz, bireyleşemedik… Kafada, zihniyette bireyleşemeyince de özgün hiçbir şey üretemedik…

Niçin?

Tarihimizin başından taa Osmanlı’ya kadar, bizde böyle bir gelenek oluşmadı. Asya günlerimizde, sözden çıkmanın cezası, kabileden atılma idi ki bu bozkırda ölüp gitmekten başka bir anlama gelmezdi. Osmanlı’da ise, buna Selçuklu’yu katabiliriz ki bin yılı aşkın bir zaman yapar; bir tek birey vardı: Padişah… Gerisi onun kulları, memleket de onun mülkü idi… Ve yalnız o “ben” diyebilirdi… Ondan gayrısının “ben” demesi, padişaha yapılmış bir hakaretti… Osmanlı eliti, kendinden bahsederken, “bendeniz” der… Yâni, kulunuz… Eşinden de “cariyeniz” diye bahseder… Yâni, dişi kulunuz… Her anlamda…

İşte bundan dolayı, bizde ne birey vardır, ne bireysel fikir üretimi… Adam kanat takmış uçmuş, neden uçtun diye, kellesi alınmıştır. Uçağı nasıl sen icad edeceksin o zaman? Düşünme ve düşündüğünü söyleme, bizde devlet eliyle değil, zihniyetimiz tarafından yasaklanmıştır. Tımarhane kapısına “düşünen adam” heykeli koymanın anlamı nedir sizce?

Bizim en bireysel olması lâzım gelen “bilim” adamlarımız bile, kişiselleşmenin ilk koşulu olan düşünmeyi, “tehlikeli bir uğraş” olarak ilân ederlerse, biz nasıl fikirsel üretim yapacağız? Kim filozof olmaya sıvanacak örneğin, toplumdan dışlanmayı göze almadan?!

İşte bundan dolayı, dünyada pozitivizm aşılalı belki de elli yıl olduğu halde, biz her şeyi “bilimsel” yapacağımızı öne süreriz… Kim kalkıp da “Bilim de yanılır, saçmalamayın!”diyecek?

Şimdi böyle bir ortamda “sohbet” yazarsanız, arada sırada biri kalkar, size “sen kendinden bahsediyorsun” der… Birey olmakla, bireyci olmayı birbirinden ayırmak, çok zor olmasa da…

Şeyh Nâzım-ı Kıbrisî’den duyduydum:

“ Ne anlatırsan anlat, o konuştuğun konuda ne kadar derin bilgi sahibi olursan ol, karşındaki yalnız kendi bildiği kadarını anlayacaktır!”

Kendini anlatmayan, kendinden bahsetmeyen yazar, var mı? Olur mu?

Avatar
Adınız
Yorum Gönder
Kalan Karakter:
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.

banner5

banner31