Bir gazete yazarından daima kamusal davranması beklenir. İşlediği konular toplumsal olmalı ve genele seslenmeli… Ortak algıda karşılığı olmayan özel duygularını, yazıları olabildiğince uzak tutmalı.

Ayrıca nesnellikten ödün vermemeli. Zira geneli ilgilendirmeyen özel konuları yazı dışında tutmak, boynuna bir borç olarak asılı duran objektivite yükümlülüğünün emri…

Ama öyle bir an gelir ki nesnellik ve kamusallık zarureti unutulur. Yazarın gözü hiçbir şey görmez. Herkesin konuştuğu konulardan uzaklaşır, kendi içine döner. Hatta dünya umurunda olmaz. Hayatı algılama biçimi değişir. Daha önce “konu” saydığı pek çok şey anlamını yitirir; “sorun” gördükleri önemsizleşir.

İşte böyle anlarda yazmak zorunda olmak hiç de kolay değil. Bir yanda okur beklentisi öte yanda ruh haliniz... Herkes sizden topluma adanma beklerken siz hiç oralı değilsiniz...

Kim “Kıbrıs sorunu” ya da “ekonomik paket” dese yüzüne boş boş bakıyorsunuz, “doğru ya böyle de konular vardı” diyerek...

Hele, “n’olacak bu memleketin hali?” diye soracak olana içten içe acıyorsunuz… “Ne olursa olsun, bana ne” dememek için kendinizi zor tutarak...

Henüz yazının tam ortasına gelmemişken uyaralım: Bu satırlar da “onu bunu boş ver, hayatına bak” modunda yazıldı. Yani hiçbir toplumsal mesaj içermiyor. Zaten konusu saptanırken gündeme göz ucuyla bile bakılmadı. Derin bir siyasal mesajı yok.

Bu yazının “hayat güzelmiş; hem de çok güzelmiş” diyen; dünyaya tozpembe gözlüklerle bakan bir faili var. Normalde çok şeyi kendine dert etse de bu kez neşeli… “Memleket ne halde, şunun yazdığına bak” denilmesi ihtimali bile onu eğlendiriyor…

Öyle günah çıkarmaya falan da niyeti yok… Ciddi memleket meselelerine değinmemek onda en ufak bir vicdan azabı yaratmış değil.

Yazarın nesi mi var? Tatlı bir telaşı… Aklındaki sorular muhtelif ama “kamusal” değil: Acaba karnı doydu mu? Üzerindekiler fazla mı geldi? Yoksa çok mu sıcak aldı? Gözünü açtı… Acaba beni ayırt edebiliyor mu? Canını acıtmamak için nasıl tutsam? Nefes alıyor değil mi?

Yağmur, yazar için bugüne kadar sadece “yağardı.” Bu kez “doğdu.”

Hak veriniz; yağmur yağdığında bile keyiflenen birisi, Yağmur doğduğunda zevkten dört köşe olmaz mı?

Lütfen siz söyleyin, abisi minicik bebeği kucaklarken buna tanık olan bir baba, dünya yansa dönüp de bakar mı?

8 yaşında bir çocuk… Adı Hasan… Kucağında iki günlük bir bebek: Yağmur… Anneleri yorgun ama mutlu… İkisini de şefkatle izliyor…

Peki ya babaları? Onun yazı günü. Köşe yazısını yetiştirmeye çalışıyor. Gözü sürekli olarak bilgisayarın sözcük sayısını gösteren kısmında… Dakikalardır söyleniyor: Daha 380 kelime olmadı mı?


 

Avatar
Adınız
Yorum Gönder
Kalan Karakter:
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.

banner5

banner31