Lefkoşa Merkezi Cezaevi Mahkûmları 1 Nisan 2012 tarihinde yönetmenleri İzel Seylani önderliğinde bir tiyatro kurdular. Bu tiyatroya da anlamlı bir isim buldular. Gündoğdu Tiyatrosu.

          Gerçekten de hayatlarını dört duvar arasında geçiren kader mahkûmları için çok anlamlı bir isim Gündoğdu. Çünkü onlar hep dört duvar arasındalar ve gün bu dört duvar arasına hiç geçmiyor neredeyse. Hep karanlık, hep acı, hep hüzün…

          Onları bu acıdan, bu karanlıktan, bu hüzünden bir nebze de olsa kurtarmak gerekti. Onların da insan olduklarını, ruh taşıdıklarını, duyguları olduklarını ve birer kalp taşıdıklarını hissettirmek lazımdı.

         İşte tam bu noktada sahneye İzel Seylani çıktı. Farklı düşünceleriyle, çizgi dışı hareketleriyle, kimilerine öre uçuk kaçık, kimilerine göre  kahramanca projelerle çıktı er meydanına.

         Örneği Avrupa’da yaşanmıştı, Türkiye’de yaşanmıştı. Kuzey Kıbrıs’ta da denenmiş ama başarıya ulaşamamıştı. Neydi bu proje?

         Kader Mahkûmları dediğimiz hapishanede yaşayan, suç işlemiş ve çeşitli kişilerle sanat yapmak, tiyatro yapmak ve onlara bu türü tanıtıp sevdirmek. Olur muydu bu? Denemekte fayda vardı.

                İzel, yüreklilikle çıktı. Gerekli makamları ziyaret etti. Beklenen onay hemen çıktı. Çünkü İçişleri Bakanı Sayın Nazım Çavuşoğlu da bu tür projelere çok sıcak bakan biriydi. Belki de kendisinin edebiyatçı olması bu onayı daha da çabuk gerçekleştirmişti. Olaya çok sıcak batı Sayın Bakan. Her türlü yardım ve desteği sağladı. Gerisi teferruattı.

          İzel, hemen mahkûmlarla çalışmalara başladı. Hapishanenin Uzman Psikoloğu Sayın Sevil Dahlameroğlu ile mükemmel bir ikili oluşturdu. Her şeyi masaya yatırdılar. Artılar, eksiler bir bir konuşuldu. Ve sonuca gidildi.

                “Barış” adlı oyun sahnelendi. Hem de hapishanede. Koridorlarda. Seyircilere özel izin çıktı. Olur muydu olmaz mıydı? Herkes merak içindeydi. İsteyince oluyormuş demek. Hem de pek güzel oldu. Mahkûmlar büyük bir heyecanla, istekle ve keyifle oynadılar. Hapishaneden barış mesajları verdiler. Bütün basın bu olayı anlattı günlerce…

         “Bitti mi?” denildi. Sadece bir defaya mı mahsustu. Yaptık oldu ve bitti düşüncesi mi hakimdi? Birileri bir şey yaptık demek için şov mu yapıyordu? Kendilerini ispat etmeye, göstermeye mi çalışıyordu?

          Hayır. Hiç de öyle değil. Proje sağlam temellere dayandırılmıştı ve akıcı bir üslupla da devam ediyordu.

          İzel Seylani bu sefer aynı oyunun devamı niteliğinde bir oyun yazdı. Savaş aleyhtarı e yine barışı, birlik beraberliği, insan sevgisini ön plana alan Kitabe-i Seng-i Mezar oyununu yazdı. Başlık bana hemen Orhan Veli’nin ünlü “Hiçbir şeyden çekmedi, ayağındaki nasırdan çektiği kadar, öyle şikâyeti falan da yoktu or not tubi or nottan yazık oldu Süleyman Efendi’ye”

          Belki bu şiirle bir alakası yoktu oyunun ama yine de ilgi kuramadan edemiyor insan. Çünkü yaşam boyu yapılan bir hata size çok pahalıya mal olabiliyor. Ve o hatadan çektiğiniz kadar hiçbir şeyden çekmiyorsunuz. Kim bilir bu mahkûmlar da nelerden çekmişlerdir. Birçoğu da günahsız yere içerdedir. Kim bilir?

                Gündoğdu Tiyatrosunun amacı, dört duvar arasındaki mahkûmların, mazgal deliklerinden nefes alırken psikolojik ve ruhsal olarak özgürleştirilmesi ve günlük yaşantının insanileştirilmesine bir pencere açabilmektir diye söz ediliyor broşürde. Yaratıcılık ve birlikte çalışma genel ilke olarak  benimsenmiş.

                İzel Seylani dikkat çekmek istediği noktaları ise  şöyle sıralıyor:

                Toplumumuzda “suçlu”                olarak damgalanan insanların   “suçlu” yerine “suç işlemiş” olarak kabul görmesine vurgu yapmak ve potansiyel suçlu diye bir kavramın yanlış olduğunu, cezasını çekmiş her bireyin yeniden toplumun bir parçası olacağını vurgulamak,

                Mahkûmların topluma kazandırılması kavramının ancak cezaevi dışındaki dünyanın temel dinamikleri ve yaratma, geliştirme, paylaşma, birlikte üretme gibi değerlerin onlara aşılanmasıyla mümkün olabileceğini göstermektir.

            İzel, düşünceleriyle etkiliyor insanları. Çünkü ben de ondan etkilenen kişiler arasındayım. Topu topu iki kez görüştük, konuştuk. O kısa süre içinde öyle bir ikna ediyor ki sizi şaşırıp kalıyorsunuz. Çünkü ona inanıyor ve güveniyorsunuz.

          Neticede Gündoğdu tiyatrosu duvarlar arasından güneş ışınları gibi çıkıverdi. Gönlümüzü, ruhumuzu aydınlatıverdi. Sanatın yerinin, mekânının, dilinin, dininin, renginin olmadığını gösteriverdi.

          Cezaevi koridorlarında alkışlar gökyüzüne çıktı. Koridorda iğne atsanız yere düşmeyecekti. Bu sefer, geçen defakinden daha kalabalıktı. Daha çok seyirci vardı. Ve herkesin gözünün içi gülüyordu. Oyun sonunda herkes ayaktaydı ve herkes elleri yırtılırcasına, patlarcasına alkışlıyordu. Çünkü zor denilen görev başarıyla tamamlanmıştı.

      Oyundaki tüm tasarımlar mahkûmlar tarafından yapılmıştı. Kostüm ve aksesuarlar çok basit malzemelerden elde edilmişti. Karton, tahta, kâğıt gibi cisimler kullanılmıştı hep. Efektler ağız ve ellerle yapılıyordu. Dekor zaten aranmıyordu burada. Buranın kendisi bir dekor değil miydi zaten?

     Oyun görevi şöyle yapılmıştı: Aksesuar tasarım uygulama- Özgür Atakerler, Kostüm tasarım uygulama: Hasan Çapan, Oyunda rol alanlar: Akın Ulu, Erkut Latif, Hakan Karadeniz, Emre Keçecioğlu, Mehdi, Fırat Başak, Ahmet Can, Moohammed Abbas, Serkan İpek.

     Oyun başlamadan önce seyirciyi hazırlamak amacıyla Akın Ulu kendi yazdığı bir şiiri okudu. Etkilenmedim desem yalan olur. Duygu yüklü bu şiir, dört duvar arasında yaşayan bu insanların hayata bakışlarını dile getiriyordu. Bu şiiri burada sizinle paylaşmak istedim. Akın Ulu’ya bunu dediğimde gözleri ışıl ışıl etti. Saygılı bir eda ile “Siz bilirsiniz” dedi. Ve arkasından ekledi. “Burada en büyük eksikliğimiz kitap. Bizlere kitap bağışı yapmalarını sağlayamaz mısınız. Çünkü burada insanın en büyük arkadaşı kitaplar oluyor. Onlar sayesinde yaşama tutunuyoruz. Lütfen bize kitap göndersinler. Bunu duyurabilirseniz çok memnun olurum.”

     Ben de söz verdim ve duyuruyorum. Lütfen okuduğunuz kitapları kaldırıp atmayın. O kitapları cezaevine bağışlayın. Kitapevleri ellerindeki fazla, eski kitapları buraya bağışlayarak değerlendirsin. Herkes bunu yaparsa orada büyük bir kütüphane olur. Ve bu kitaplar o insanların dünyasını aydınlatır. Onların tekrar topluma faydalı bireyler olmasını sağlar. Böylece bunda sizin de katkınız olur. Lütfen, bu sesi duyun ve bu sese kulak verin…

          Akın Ulu’nun şiiri:

“Mahkum ve sanat, demeyin bana, çok tezat

Geldi geçti buralardan çok üstat

Çoğu da zindanlardan doğdu heyhat

Burada ne vakit geçer ne de saat

Oysa dışarda gümbür gümbürdür hayat

İş güç olmasa da yatılmaz burada rahat

Burnunda tüter ana, baba, hanım, bir de evlat

Okuman yazman varsa yoldaş olur sana edebiyat

İzel Hocam kaleminden kan damlat

Bir dahaki oyununda esareti anlat

Herkes sussa da susmaz sanatçı ve sanat

Geldin ve gördün mahpusluk zor zanaat…

Avatar
Adınız
Yorum Gönder
Kalan Karakter:
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.

banner5

banner31