Bostancı’yı sel bastığında, “Rumlar kapakları açtı” demişti bir ağabeyim...

Şimdi yangın çıktı; “Rumlar kasıtlı yapmış olabilir” diyor bir başka büyüğümüz...

Gökten taş yağsa, Rumlardan bilen; daha doğrusu, Rumlardan olduğunu söyleyip siyasi avantaj sağlamaya çalışanlarımız var...

Güya “Asla Rumlarla bir arada yaşayamayız” tezini güçlendirecekler...

Haaa; ekonomik kriz; cephanelik patlaması veya bilimum sıkıntılar sırasında, benzer yorumlar yapan ve “Sorumlusu işgalci Türk ordusudur” diye bilimsel tezlerini!!! masaya koyan Rum sayısı da bir hayli fazladır.

Bu mentalitenin tek sebebi; yukarıda da belirttiğimiz gibi; “Asla birarada yaşayamayız” iddiasını güçlendirmek isteyen bir grup Türk ile; “Türkler azınlıktadır, biz yönetiriz, onlar da uyar” diyen egemen Elen mantığının sahibi bir grup faşist Rumdur...

Ne yazık ki 50 yılı aşkın süredir bu iki mantık, her iki toplum içerisindeki güçlü propagandalar sayesinde oldukça baskındır.

Rum neden yaksın ki dağları?

Yeşilırmak’ın gördüğü zarar kadar, Pirgo köyü de görmüştür...

Farzedelim ki gerçekten üç veya beş “zeka sıkıntılı” Rum yangınları kasten çıkardı...

Bunu tüm Rum toplumuna mal etmek mi gerekiyor?

Ne münasebet!

Yüzde bir de olsa, yüzde 99 da olsa; barış isteyen, çözüm isteyen Rumlarla işbirliği kaçınılmaz, vazgeçilmez olmalıdır.

Azınlık fanatiklerin tavırları ile ayrılıkçı politikaların siyaseten işlerine geldiğinden eminim ama doğa adına ne işe yarayacağını çok merak ediyorum doğrusu...

Bu ülkede yanan her fidan, tüm Kıbrıslının malı değil midir?

Bu ülkede kömür olan her çam ağacı, hepimizin oksijen kaynağı değil miydi?

Yoksa doğayı da mı böldüğünüzü sanıyorsunuz?

Bölemezsiniz! Yangın da geçer; salgın hastalıklar da...

Hatta göçmenler de... Yanan ağaç “Türk” değildir... Veya dinini değişip “Ortodoks” olma şansı da yoktur.

Cumartesi akşam saatlerinde yangın haberini aldığımız anda Yeşilırmak’taki akrabalarımı, arkadaşlarımı aradım... Gazeteyi bitirir bitirmez de gittim... “Birleştirici bir atmosfer” vardı aslında... Herkes oradaydı ve tek amaç, yangını söndürmekti...

Saat 16.00 sularında, “yangın üzerimize geliyor” diyenler vardı telefonun ucunda...

Saat 19.30’da, Lefkoşa semalarından bir helikopter geçti. Ercan’a doğru gidiyordu ve altındaki su baloncuğu boştu...

Sorduk... “Karanlık oldu, söndürmeye katılamaz” dendi...

“Helikopterimiz, uçağımız vardı veya yoktu”yu bir yana bırakalım...

Alıp almamak, bulundurup bulundurmamak tartışılsın... Doğru olan, akla uygun olan neyse o yapılsın... Anlarım...

Ama, yangın; sınır tanımıyor...

İşbirliğinin kaçınılmaz olması gerekmez mi?

Ortak alsak iki tane uçak, dört tane helikopter...

Ya da BM Barış Gücü çekilse; onların masrafıyla; iki yangın söndürme uçağı; dört de yangın söndürme helikopteri, Larnaka’da, Ercan’da, Geçitkale’de, Gırnı’da, Baf’ta, Pirgo’da bekletilse...

Yok, yok, yok! Olur mu hiç! Şairin dediği gibi;

“Ayrı iki devletiz”...

Gereksiz yere masraf yapmak da işimiz...

Hele biz!

Her türlü milliyetçi şovda en öndeyiz...

Asarız, keseriz, döveriz...

Yeriz, içeriz, öperiz...

Kahramanlık türküleri dinleriz...

Evet, ayranımız yok içmeye ama atla işemeye gideriz...

Yangın çıkarsa, “Rum yaktı” deriz...

Sel geldiğinde, “gavur kapakları açtı” diye bilimselleşiriz!

Neden mi?

Çünkü cihana bedeliz!”

Avatar
Adınız
Yorum Gönder
Kalan Karakter:
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.

banner5

banner31