Kıbrıs adasının çözülmeyen sorunu, sadece bu coğrafyada yaşayan insanları değil, bir
çok dış merkezide yakından ilgilendiriyor. Kıbrıs’ın stratejik konumu, doğalgaz ve
petrol yataklarına sahip oluşu, yıllardır huzur bulmasını engelliyor. Kıbrıs’a kim
sahip olmak istediyse, kim egemenlik kurmayı denediyse adeta eli yandı. En başta
İngiliz ve Amerikalılar bulunduğu bölgede etkin bir konumda olan Türkiye’nin,
Ortadoğu da daha da güçlenmemesi için Kıbrıs’ın bugünkü durumuna göz yumdular. Ama
AB’nin devreye girmesi ile Kıbrıs adasında dengeler değişti. AB, Rum yönetimince
kandırıldı. ANNAN planına evet deneceği, çözümle beraber Kıbrıs’ın bir bütün olarak
AB üyesi bir ülke olacağı vaadi, AB üyesi ülkelere gerçekçi bir şekilde yansıtıldı.
Rum yönetiminin amacı, Kıbrıs sorununu AB’nin sorunu gibi gösterip Türkiye’nin önünü
tıkamak. Bu düşünce amacına ulaştı mı? İçinde olduğumuz sürece, ve süreç içinde
gelinen noktaya baktığımızda “EVET” bu düşünce amacına ulaştı. Türkiye hala AB
kapısında bekletilirken, bu beklentinin en ağır yükünü Kıbrıslı Türkler çekiyor.

2000’li yılların başında yine bu gün yaşadığımız olayların benzerleri yaşanmaktaydı.
Sendikalar, çalışanlar, emekçiler, muhalefet partileri sokaklardaydı. Amaç Kıbrıs’ta
çözümü sağlamak, Kıbrıs’ın kuzeyinde kurulan ve yıllar içerisinde beklentileri
karşılamayan sisteme son vermekti. Binlerce insanın katıldığı mitingler yapıldı.
Artık ilerici, dünya halklarıyla kaynaşmak isteyen, yıllardır geçek dünyadan izole
olmayı bitirmek isteyen insanlar miting alanlarını hınca hınç doldurdu. Amaç birdi,
amaç tekti, bu şekilde nereye kadar gidilebilirdi? Bu süreçte, eskimiş, köhneleşmiş
söylemler bildik nutuklar itibar görmedi. Kıbrıs’ta artık tarih değişiyordu. Ve
tarihi Kıbrıslı Türkler değiştiriyordu. Kıbrıs’ın iki sahibinden biri olan,
Kıbrıs’ta çözümsüzlüğün kurbanı olmuş, Kıbrıs’ta yaşamanın en ağır bedelini ödemiş
Kıbrıslı Türklerin göstermiş olduğu cesareti, Kıbrıs’ın diğer sahipleri yani Rum
toplumu gösteremedi. Bu zor süreçten buyana özellikle Kıbrıslı Türkler tarafından
çözümsüzlüğün bir çözüm olmadığı daha iyi anlaşıldı. Kıbrıs’ta çözüm enerjisinin
yoğun olduğu dönemlerden günümüze geldiğimizde, Kıbrıs’ın kuzeyinde değişen hiçbir
şeyin olmadığını görürüz. Yaşanılan sorunların temeli olarak görülen argümanlar,
Kıbrıs sorununun çözümü ile ilişkilendiriliyor. Yani urup yerlik bu memlekette,
siyasi çekişmelere, partizanlığa, ekonomik paketlere, baskıcılığa, vatan haini ilan
edilmeye, Türkiye karşıtı ilan edilmeye, Rumcu ilan edilmeye, bir karşı çıkıştı
aslında referandumda çıkan %65’lik EVET.

Referandum sonrası süreç, KKTC yöneticileri tarafından iyi tahlil edildi mi? Bana
göre hayır. Yani en basit yaklaşımla neden sorusu soruldu mu? Görünen o ki bu
sorunun cevabı da hayır. Bunu anlamak için referandum sonrası geçen süre ve bu
sürede yapılanlara yada yapılmayanlara bakmak yeterli. Sebep ekonomik sorunlar mı?
Mutlaka etkisi olmuştur. Bu gün ekonomi ne durumda? İnsanlar gelir düzeyinde
iyileşme var mı? Hayır. Hatta geriye gidiş var. Uygulanmak istenen ekonomik
paketler, bu ülke şartlarına uygun mu? Bu ülkenin ekonomistleri ve hükümetince mi
hazırlandı. Ülke insanları arasında eşitlik, adillik var mı? Siyasi tercihlere göre
adam kayırmacılık yok mu? Elbette var. Yıllardır kurulan düzen, bu unsurlardan
besleniyor. Kişilere özel yasalar hazırlanıyor. Değişiklikler yapılıyor. Siyasi rant
uğruna memleketin her olanağı kullanılıyor. Herkes bu sistemden şikayetçi, fakat
kimse değiştirmek istemiyor. Son dönemlerde, 2000’li yılların başlarında çözüm
sloganları ile yapılan mitingleri aratmayan mitinglere bakarsak, tüm bu
olumsuzlukların değişmek bir yana artarak büyüdüğünü görürüz. Aslında esas tehlike,
çözüm adına iktidarının ilk yıllarında aktif olan AKP’nin bu tutumundan vazgeçme
olasılığıdır. AKP hükümetinin Kıbrıs’ın kuzeyindeki yaklaşımını değiştirmesi, Kıbrıs
sorununa olan ılımlı bakışını da değiştirir mi? Barış söylemlerinin ve mitinglerin
arttığı dönemle eş zamanlı olarak, 27 Aralık 2002 de Türkiye Milli Güvenlik kurulu
toplanmış ve olayların kontrol altına alınması için karar üretmişti. Ertesi gün
Başbakan Erdoğan şu sözleri söylüyordu “Çözüm bulunmadığı takdirde, olaylar
büyüyecek”. Bunlar sorunun, Türk tarafını ilgilendiren kısmı. İşin birde güney
tarafı var. Seçimler dolayısı ile artan milliyetçi söylemler, milliyetçi kesimlerin
kilise ile birlikte ortamı germesi ve Kıbrıs sorununu malzeme yapması, çözüm
sürecini ne kadar ve nasıl etkiler. BM Genel sekreteri iki toplum liderini 4
Temmuzda yeniden Cenevre’ye davet etti. Olumlu bir adım. Fakat bu adımın girişim
anlamında, son olduğu şeklindeki yaklaşı mlar ise düşündürücü. Seçimler öncesi güney Kıbrıs’tan gelen mesajlarda önemli.

Hristofyas federasyondan vazgeçilmesinin intihar olacağını söylerken, AKEL Genel
sekreteri Kiprianu dönüşümlü başkanlık için solcu bir Türkü sağcı bir Rum’a tercih
ettiğini söyleyebiliyor. Şimdi irade zamanı. Hem Kıbrıs Türk tarafı, Hem Kıbrıs Rum
tarafı, hem BM ,hem de Türkiye isteğini, arzusunu ortaya koymalı.

Avatar
Adınız
Yorum Gönder
Kalan Karakter:
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.

banner5

banner31