Son günlerde, ister istemez benim gündemimi, “değişim” belirliyor. İlk bakışta belki de aşırı bencil bir yaklaşım ama işin aslına bakarsanız, tepeden tırnağa değişmek zorunda olduğumuzu göreceksiniz.

Değişim, insanların ağzından her zaman sempati ile dökülen bir sözcüktür... Ne var ki değişimi gerçekleştirmek hiç de kolay değildir zira insanın manevi yapısını oluşturan izlenimler, duygular, inançlar, düşünceler hep geçmişteki olaylar, yaşanmışlıklar ve bilgi birikimi ile oluşur. Bu bakımdan insan denilen canlı türü, ortalama değerlerde geçmişe bağlı olarak yaşar ve gelecekteki değişiklikleri, kendi alıştığı ortamın dışında kendisine bir bilinmezlikler toplamı sunduğu için, kuşku ile karşılar...

Bunun dışında kalan dört  insan türü vardır:

1- Maceraperestler,
2- Gerçek bilim insanları,
3- Gerçek entellektüeller,
4- Gerçek devrimciler.

Son üç türe “gerçek” demek gereğini duydum, zira hepsinin de taslakları var.

Bu yukarıdakiler olamasaydı, toplumların gelişim süreci çok daha ağır işlerdi. Ancak, değişimin olmazsa olmaz ilk koşulu, aslında sanılandan çok daha derinlerde, zihniyette yatar. Kıbrıslı Türkler’in yüzünü ağartan evladlarından biri, Niyazi Berkes, Osmanlı’da taa kadim Roma’dan kalma bir anlayış olduğundan söz eder: Nizam-ı Alem! Bu anlayışa, zihniyete göre dünyadaki herşeyin düzenleyicisi allah olduğuna göre, hüküm sürmekte olan durumun, (Osmanlıcası :Müesses Nizam; Frenkçesi: Status Quo ) düzenleyicisi de Tanrı olup, ona karşı çıkmak hem anlamsızdır ve hem de günahtır. Padişahın hüküm sürmesinde bir kusur olsaydı, Tanrı onu padişah diye yaratmazdı. “Ayaktakımı” yönetecek olsaydı devleti, tanrı onu ayaktakımı değil, padişah diye yaratırdı! Dolayısıyla, değişime gerek yoktur! Her ne varsa ve her ne hüküm sürüyorsa ve nasıl hüküm sürüyorsa, allah öyle istedi diyedir ve allahın isteğine karşı insanoğlu çaresizdir. Yani: Böyle geldi, böyle gider!

Osmanlı aklının bir türlü değişimi algılayamamasının altında, bin yıllık bu kadim zihniyet yatar...

Aslına bakarsanız, Roma’nın mirası olan bu zihniyet, yalnız Osmanlı’da değil, katoliklikten geçerek, Batı Avrupa’da da hüküm sürmekte idi! Ne zaman ki kapitalizm gelişti, ortaya bir burjuva sınıfı çıktı, o burjuva sınıfının çıkarları o statüko ile çelişti; işte o zaman önce reformasyon başladı! Feodal katolisizmin yerine, modern protestanlık gelişti. Ona bağlı Aydınlanma ona bağlı da bilimsel teknolojik devrim gelişti ve o zihniyet yaşam karşısında denenmesini kaybetti… İnsanlar yaşayarak, herşeyin değişebileceğini ve zaten sürekli değişmekte olduğunu kavradılar. Oysa biz ne Reformasyon yaşadık, ne Aydınlanma ne de bilimsel teknolojik devrim… Onun için Nizam-ı Alem Zihniyeti, bizde geçerliliğini koruyor. Gelişme ve değişim, “dönme” olarak algılanıyor! Aşağılanıyor…

Oysa insanın fikir dünyası üç bölümden oluşur: a) Bildiklerimiz, b) Bilmediklerimiz, c) Bilmediğimizi de bilmediklerimiz. Değişmek istediğimiz ya da istemediğimiz ama bir krizin pençesinde çırpındığımız zaman ise neden ve çarenin, Bilmediğimizi bilmediklerimiz arasında olduğunu da bilmiyoruz. Analitik beyin, bu gibi durumlarda o bilmedikleri arasına dalmalı ve hiç değilse gündelik sorunları ile ilgili olarak, o kısmı olsun, Bildiklerimiz hanesine aktarabilmelidir.

Kendimizi değiştirmek zorunluluğunu anlamamakta, ısrar ediyoruz. Çünkü bu kolay…
 

Avatar
Adınız
Yorum Gönder
Kalan Karakter:
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.

banner5

banner31