Eğer 21 Ekim 2012’den hesaplarsak 4 ay üç gün; yok eğer 28 Ekim’den hesaplayalım isterseniz, 3 ay 26 gün… Kısacası üç aşağı beş yukarı, tam dört ay dersek, içindeyiz!
   Evet tam dört ay bu ülkenin vatandaşı, bu ülkenin çoluğu, çocuğu, yaşlısı, evlisi, genci, bekarı, dulu, eşcinseli, konuğu, turisti, kaçağı, askeri ve polisi bekledi.
   Neyi bekledi?
   İktidar partisinin genel başkanının belirlenmesini…
   Ülke gerildi mi?
   Evet gerildi… 
   Örneğin ikinci tur seçim olasılığına yönelik istihdam rezaleti, ülkeyi çok kötü gerdi.
   Yargı darbe aldı mı?
   Bence çok ciddi darbe aldı… 
   Sanki, yürütme ile yargı organları arasında kavga varmış gibi davranıldı ve yazılmayan çok ama çok ağır yıpratıcı dedikodular da işitildi…
   İnsanların zekalarıyla dalga geçildi…
   Tüzük apaçıktı oysa… 1 + 1 = 2 gibi basit bir hesaplama yöntemi kullanılsaydı, UBP Tüzüğü’nün 28’inci maddesi gün gibi açıktı… “İkinci tur yapacaksınız!” bir bir daha iki kardeşim! 
   Aslında itiraz edenler; yani bir bir daha iki olduğunu görmelerine ve bilmelerine rağmen; trigonometrik hesaplamalara, tanjant kotanjant dik üçgen işlerine daldılar ve kendileri de işin içinden çıkamadılar; ülkeyi sinir krizine soktular…
   İşe yaradı mı?
   Yani, 28 Ekim’de ikinci tur yapmak yerine, 4 ay beklemek; “Küçük” tarafına avantaj mı kazandırdı?
   Benim gözlemimi soracak olursanız; daha önce de yazdım; koskocaman bir HAYIR!
   Bence bu dört ay, İrsen Küçük’ü “seçimden korkuyor” veya en azından “kendinden emin değil” suçlamalarıyla karşı karşıya bıraktı… Kendisi de bunun farkındaydı, sık sık “pehlivanik” açıklamalar yapmasının sebebi buydu. İkide bir, korkmuyorum, hodri meydan” dedi ve ardından oyalamayı sürdürdü.
   Yargının özellikle birinci kararının “istinafı” en kötüsüydü mesela… Koskoca Kaza Mahkemesi Başkanı’nın verdiği karara itiraz etmek; bence edene kazandırmadığı gibi; KKTC adaletine kaybettirdi. Adalete güven orada tereddüt mekanizmasına sokuldu! İmam yellenirse, cemaat ne yapsın durumuna girdik! “Adil değil bu karar” diyordu yürütmenin başbakanı!
   İstinaf başvurusuna Yüksek Mahkeme’nin verdiği kararla ilgili yorumlar ise resmen “boş”tu… “Mahkeme topu parti meclisine attı” diyenler oldu… Ben sizin okuldaki Türkçe ve Türk Dili Edebiyatı öğretmenlerinizi vallahi merak ettim! Demek ki Türkçe öğrenememişiniz! Oysa karar apaçıktı! 
   Peki, bunca hukukçu; bunca siyasetçi; bunca kişi neden ısrarla en başından beri “hayır İrsen Küçük 21’inde kazandı” diye diretmişti? Veya neden hepsi, “topu parti meclisimize attı, heşşa lay lay lom” diye yorum yaptı?
   Bu insanlar okuduklarını anlamayan; mahkeme kararını takmayan cahil anarşistler miydi? 
   Elbette hayır!
   Estağfurullah! Türkçe anladıklarından da şüphem yok!
   Peki neden?
   İşte asıl sorgulamamız gereken konu budur.
   28 Ekim 2012’de ikinci tur yapılmasına karşı çıkan; daha doğru ifadeyle 21 Ekim 2012 akşamı ile 22 Ekim 2012 sabahını bağlayan süreçte “İrsen Küçük genel başkan seçildi, ben bunu bilirim, buna inanırım” diyen Kurultay divanındaki üç kişi dahil büyük çoğunluk, bu noktaya “korku ve çıkar” nedeniyle gelmiştir.
   Bu da “bir bir daha iki eder” kadar nettir… Sinüs kosinüs tanjant kotanjanta gerek yok!
   Korku ve çıkar!
   Ülke siyasetinin bu iki bulaşıklıktan kurtulması şarttır. Kim korkuttu, kim çıkar sağladı, nasıl çıkar sağladı ayrı bir yazı konusu… Kaldı ki hepimiz de biliyoruz… 
   Ben diyorum ki; korku ve çıkarla götürülen KKTC siyasetini; siyasileri değişerek, siyasi partileri değişerek temizlemek imkansızdır.
   Bu benim kendi düşüncem.
   Siz farklı düşünebilirsiniz…
   Ama, görünen köyün kılavuz istemediği inancındayım…
   Siyaset, dünyanın en demokratik ülkelerinde de kirlidir. Ama kirlilik oranı çok önemlidir…
   Bizimkisinin oranı yüzde yüzdür. Tamamen çirkef hali… Hatta tıka basa dolu eski köy tuvaleti kuyusu… 
   Korku ve çıkar dışında siyasette “değer” kalmadı… Sadece korku ve çıkar… 
   Korku ve çıkarla kirletilmiş siyasetimiz 4 ay boşu boşuna bekledi.
   Toplumun parası harcandı.
   Korku ve çıkar için, vergilerimiz çar çur edildi… 
   Hiç hesap sormamak mı lazım?
   Hep böyle mi gitmeli?
   Ve sonuca gelelim… 
   “Kıbrıs sorunu çözülmelidir” demem, bundandır…
   Kıbrıs sorunu çözülmezse; korku ve çıkara dayalı siyasetten hesap sorma şansımız hiç olmaz. Bir yere gelir, orada dururuz… Gelen, gideni aratır. Gideni, geri getiririz… Yine hellim, yine gübre!
   Temiz siyasetin, demokratik bir toplumun, adil bir yönetimin bizler için tek yolu, çözümle birlikte uluslararası hukuk içerisine entegre olmaktan geçer…
   Yoksa benim derdim, Küçük ya da Ahmet Kaşif değildir… UBP hiç değildir… 

Avatar
Adınız
Yorum Gönder
Kalan Karakter:
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.

banner5

banner31