Türkiye’de başbakanın başlattığı “devlet tiyatrosu olur mu? Olursa özgür olabilir mi?” tartışması, aslında kökü çok derinde yer alan bir anlayışın yargılanmaya açılmasıdır.

Kültürel olarak toplumu dönüştürmeden, ekonomik olarak dönüştürmenin de mümkün olmadığını savunan, iki önemli düşünür vardır. İlki, İtalyan Antonio Gramsci… İkincisi ise Fransız Louisse Althusser…  İkisi de aşağı yukarı derler ki toplumdaki ekonomik iktidar, asıl meşruiyetini yönetilenlerin ona bu yönetme hakkını bahşetmesinde bulur! Bu teslimiyetin kökeninde ise kültürde bu yönetimin meşru olduğunu insanların beynine işleyen düşünsel kurumlar sağlar! Gramsci buna “Hegomonya” der… Althusser de Devletin İdeolojik Aygıtları! Nedir bunlar? Devlet, bilindiği gibi bir meşrulaştırılmış, güç kullanma tekelidir! Adını andıklarımız ise “güç”ün dışında yer alıp, devletin ve o yönetim biçiminin, meşru olduğunu telkin eden, her şeydir! Güç, kullanmadan! Din, hukuk, okullar, sanatlar… Egemen olan kültürün, bütün kurumları…

Bunları yenmeden, düzeni değiştirmenin olanağı, yoktur…

Yukarıdaki düşünürlerin fikirleri, batı Avrupa’yı anlatıyor! Zaten Klasik Sol akımdan ayrıldıkları nokta da burası idi çünkü eskiler, Rusya’yı anlatmaktaydılar…

Bize gelince:

Osmanlı, ne Batı Avrupa idi, ne de Rusya! Kültür deyince, nerdeyse ayın öne ve arka yüzü kadar farklı şeylerden bahsedilir bu kıyasa girilirse! Onun için, bütün dünya sol literatüründe, başlıca gerici kurum olarak sunulan ordu için, Türk Solu, meselâ Dr. Hikmet Kıvılcımlı’nın Tarih Tezi’nde bambaşka şeyler söyler. Yukarıdaki düşünürlerin “yenilmelidirler” dediği bütün kurumlar, Türk Solu için, “devrimci” kabul edilir! Hukuk, okullar, ödenekli sanat kurumları…

Neden? Çünkü:

O adamların yaşadığı toplumlarda, toplum düzeni, üretimin ulaştığı boyutlara dar geldiği için, alttan gelen dalgalarla değiştirilmiştir! O bakımdan “müesses” olan her şey, değişimin karşıtı kabul edilmiştir. Oysa Osmanlı’da değişim talebi, 3. Selim, 2. Mahmut, Abdülmecit sırasıyla, Tanzimat ve Islahat’a kadar, saraydan gelen düzenlemelerdir. Önce siyasi olarak, modernleşme olmazsa devletin elden gideceği öngörülmüş ve modernleşme, toplumun ulaştığı boyutlarda gömlek değiştirmesi gibi değil, devletin politik projesini uygulaması yoluyla ülkeye girmiştir! Devleti dönüştürmeleri için, delet memur yetiştirmiştir! Bu bakımdan bu kurumların tümü de saray tarafından modernleşmenin fikirsel ve kültürel alt yapısını kurmak misyonu ile görevlendirilmişlerdir. Mekteb-i Sultanî, Mekteb-î Mülkiye, Tıbbıye-î Şahane, Mühendishane-i Şahane, Darülbedayi, Harbiye-î Şahane… Hepsini de saray kurdu… En nihayetinde, onlar da dönüştürdüler. Sarayı da ülke dışına attılar!

Yâni Osmanlı’da modernleşme, halkın değil; sarayın/ devletin ve onun yetiştirdiği memurların bir projesi idi… Bu bakımdan modernleştirmeyi getiren bütün kurumlar, sırtını devlete dayamışlardı. Devlet kabuk değiştirdikten sonra da bu devam etti! Avrupa’nın ve bizim kültür algılarımızın farklı olmasının nedeni bu! Onlarda ve bizde, modernite farklı anlamlar taşıyor; farklı bir tarihsel süreci temsil ediyor! O bakımdan onlarda sanatçı devlete karşıdır! Devlet fonlarından mümkün olduğunca uzak durmaya çalışır… O fonlardan nemalananı da aşağılar, ruhunu düzene satmış kabul eder... Bizdeyse sanatçı, devletin kendisini finanse etmesi gerektiğine inanır!

Anadolu’da gelişen sermaye ancak şimdi kendi “modernleşme”sini talep etmeye başladı! Ve sanırım bütün bu tartışmanın altında yatan da bu…

Avatar
Adınız
Yorum Gönder
Kalan Karakter:
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.

banner5

banner31