İlber Ortaylı’nın “üniversite önce teoloji, sonra tıp, sonra da hukuk’tur” der… Haklıdır…

Üniversite, önce teolojidir. Ama:

Akademia, bilindiği gibi eski Yunan’da,  Platon’un malikanesinin bulunduğu, Atina’nın kuzey batısındaki Akademos ormanında öğrencileri ile yaptığı sohbetlerden türemiş bir isimdir.

İlk çağ aşılıp da Orta çağ’a girildiğinde, bilim ve düşüncenin merkezi, Orta Doğu dediğimiz topraklardaydı.  Hristiyanlık orta çağı, deyim yerinde ise bir tür “Cahiliye” dönemi olup, o dönemde bilimin de düşüncenin de merkezi, Medrese’dir.

Medrese, Bağdat’ta Halife Ma’mun tarafından, 9 yy’da kurulmuş olan Beyt-ül Hikme’ye ( Bilgeliğin Evi) dayanır.  Torunu Harun ül Reşit döneminde düzenli bir akademiye dönüşür ve medresenin temelini oluşturur.

Daha Ma’mun döneminde, o tarihe kadar var olan bütün bilimsel ve felsefik eserler, Arapça’ya çevrilir. Düşüncenin boyutu hakkında bir fikir vermek üzere, bilinen en ünlü çevirmen, Humayn ibn-i İshak’ın hristiyan doğup, yaşamının sonuna kadar İslâmiyet’e dönmediğini de ekleyelim. Bundan sonra nerede ise 500 yıl, dünyada bilim ve felsefenin merkezi, medresedir.

Muhammet Ben-i Musa, astronomi ve modern fizik’in temellerini atar. Örneğin, flüt çalan bir robot yapar! Tarih, MS 850’dir… El Kindi, Aristo felsefesini İslâm’a uyarlar ve kabul ettirir. Harizmi, (780-850) ki Beyt-ül Hikme’de çalışan bir Özbek’tir, bugünkü ondalık sistemi, matematiğe kazandıran ve Cebir’i yazan adamdır. Daha 9.yy’da bu ekip, Bağdat Rasathanesi’ni kurarak, uzayı anlamaya çalışırlar. 10. Yy’da bir başka ünlü Türk bilim adamı Farabi, El Kindi’den adeta el alır ve Aristo konusundaki çalışmaları sürdürür.  Modern tıbbın öncülü de batıda Avicenna denilen İbn-i Sinâ’dır… Hastalıkları bazı küçük canlıların yarattığı fikri, (cünnülcuma) İbn-i Sina’ya aittir…

Küçük kan dolaşımını bulan da İbn-ül Nefis’dir. İbn-i Rüşt’ü saymazsak, tıp tarihi eksik kalır… Felsefe ve tarih yorumunda İbn-i Haldun, Marx’ın öncülü sayılır. Daha Halife Mansur döneminde ortaya çıkan Bayt-ül Hikme, İslâm’daki hukuk tartışmalarının dört büyük imamı; İmam Hanife, İmam Malik, İmam Hambel ve İmam Şafii’yi doğurduğunu da ekleyelim… Harizm’i, Harzemli, İbn-i Haldun Fas’lı, İbn-i Sinâ ve Farabi Buharalı, İbn-ül Nefis ise Şamlı’dırlar… Bu, endemik bir parlama değildir. Birçok düşünür, Rönesans’ın bu düşünürlerin ardılı olduğunu ileri sürer…

Haçlı Seferleri ve Endülüs’ten bu bilgi ve düşünce, batı Avrupa’ya da tevarüs etmiş ve kentleşme ile ortaya çıkan batı üniversitesi, bunun üzerine kurulmuştur.  Palton’dan ikibin sene sonra, İtalya’nın Bologna kentinde, dünyanın ilk üniversitesi kurulur. Ne var ki üniversite, akademiden doğmaz... Tam tersine, kentleşmenin bir ürünü olan bu kurum, giderek gündemden düşen kırsaldaki manastır okullarının yerine; kentlerdeki loncaların alternatifi olarak doğmuştur.

Belli meslek kuruluşlarının, özgürce kendi mesleklerini, geliştirdikleri ve bunu yaparken de öğrencilerine klâsik bilgileri aktardıkları, eski “skola”ların yeni bir versiyonudur, ortaçağ üniversitesi... Hem kırsal manastır okullarının hem de kentlerdeki bu yeni kurum olan üniversitelerin belirleyici özellikleri, kendi kendilerine yetmeleridir. Ve o çok ünlü galat-ı meşhurun aksine, üniversiteye adını veren evrensel anlamındaki “üniversal” değil; sendika anlamındaki “üniversidat”tır... Bugünkü anlamda bilim üretme, yâni akademiye dahil olma; çok çok sonraların işidir... Ama kökeninde, eski manastır okulları vardır.

Avatar
Adınız
Yorum Gönder
Kalan Karakter:
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.

banner5

banner31