1938 sonbaharıydı. André on iki yaşındaydı ve anne-babasıyla birlikte Almanya’nın kuzeyindeki bir kasabada yaşıyordu. Bir akşam, katıldığı bir Hitler Gençliği Toplantısından sonra eve döndü. Babasına seslenerek “Toplantıda bize yarın Yahudi dükkânlarını taşlayacağımızı söylediler. Benim de katılmam gerekir mi?” diye sordu. Babası ona düşünceli bir ifadeyle baktı: “Sen ne düşünüyorsun peki?” “Bilmiyorum. Aslında Yahudilere karşı değilim, onları tanımıyorum bile. Ama herkes taş atmaya gidecek. Ben ne yapmalıyım?” Konuşmaları bu şekilde devam etti. Sonunda André şunları söyledi: “Anladım. Kararımı kendim vereyim istiyorsun. Biraz dolaşmaya çıkacağım, geri döndüğümde de kararımı sana söyleyeceğim.” André kısa bir süre sonra dönerek masanın başında oturan anne babasına katıldı. “Kararımı verdim, ama bu karar sizi de ilgilendiriyor.” “Nasıl yani?” “Yahudi dükkânlarını taşlamamaya karar verdim, ama yarın herkes X’in oğlu André bize katılmadı, taş atmak istemedi, diyecek. Sonra da sana karşı bir şey yapacaklar. O zaman ne yapacaksın?” Babasının iç geçirişinde rahatlamanın yanı sıra gurur hissediliyordu: “Sen dolaşırken annenle ben de konuşup şöyle düşündük: Eğer taşlamaya katılsaydın buna karşı çıkmayacaktık, çünkü kararı senin vermeni biz istemiştik. Ama taşlamayı reddetmen haline Almanya’yı terk edecektik. Ettiler de…”

            Öyle bir yerde kalırsın bazen, yersiz, öyle işte. Yersiz konuşmak istemem, ne infial olduğu konusunda herkes kadar hassasiyeti olacak kadar engebe de gördüm meyilsizlik de insan zihinlerinde, ve fakat bu noktada yüksek sesle bağırmak istiyorum ki, faşizm bazen korkulan şeyden ya da infial yaratan şeyden ya da bütün meyilsizliklerden ya da engebelerden daha tehlikelidir, sinsidir, sen çok haklı olduğunu sandığın yerde, bir de bakarsın ki ‘zalime benzemişindir.’ Zalime benzemeden ve zalime zalim olduğunu söyleme desturundan da vazgeçmeden bir bireysel ya da toplumsal tepki gösteremiyor muyuz? Eğer Kıbrıslı Türkler, Mustafacığın katili için kuşku götürmez ve geri dönülmez bir kararlılıkla idamlar ve birbirinden değişik hayal gücü ile öldürme teknikleri tasarlıyorsa, sormam da bir sakınca var mıdır bilmiyorum, zalimden ne farkınız kalıyor? Zira ben haberin altına döşediğiniz şahane öldürme tekniklerinizi okudukça irkildim, en az Mustafacığın katili kadar ürkünçtünüz ama esas sormamız ve bir an duraksayarak nefes alıp ‘neden’ ve ‘ne şekilde’ yapılmış olduğuna dair düşünmemiz gerekir. Vardığım yer daha ürkütücüydü: Toplumun alt beyni, yarattığı imgelemlerle bir kötülüğün ya da var olmuş, gözünün önünde olan, somut bir kötülüğün karşısına en az onun kadar kötü, zalim, canice fikirler geliştiriyordu. Ve sonuç sebebin kardeşiyse; Mustafacığın katili de, bu toplumun bireyiydi. Yani bu bireyi bu toplum kendi karnından doğurmuştu.

            Ne kadar korkutucu bulursunuz bilmem ama Ingeborg Bachmann’ın “Faşizm iki kişilik ilişkilerde başlar” sözü tam da bu zamanların ürkütücü gerçeğidir. Ve biz, zalimi tanıyoruz, bütün zalimliklerini tanıyoruz, ama bizi zalimlerin hepsinden ayıran –şükür olsun- bir tek gün bile zalime benzemememizdir. Benzemeyeceğiz, ve herkese tuhaf bir yazı daha yazacağız, zalim zalimdir, ama neden zalimdir, ve neden zalimleşmiştir, bireysel bir zalimlik midir, toplumsal bir zalimlik midir, toplumsal bir zalimliğin tezahürü bireysel bir zalimlik midir, zalim kime denir, bir kere daha sorgulayacağız. Çünkü biz, zalim her gün daha da zalim olmayı algımıza, zihnimize, beynimize pompalarken insan kalacağız! Başka değerimiz yok bu beş para etmez dünyada, ey insan!

            İnsanın kendi özgünlüğüne ya da insaniyetine yabancılaşmasının kökleri, çocuklukta yatar. Bu sebeple olsa gerek, bütün sağ-muhafazakâr iktidarlara bakınız, aile kavramını çok önemserler. Bu, dünyanın bütün faşizan deneyimlerinde, bu deneyimlerle iktidar olmaya çabalayan her erkin içinde var olmuştur. Çünkü, aileyi ‘kendine göre dizayn ettiğiniz’ andan itibaren köklerini asırlarca yaşatabileceğiniz gibi aynı zamanda istediğiniz bir düzeni de yaratmış olursunuz. Duygudaşlığın en aza indirgendiği, yani esasen bunun farkında bile olmayan, ki bence en acı budur, duygudaşlıktan bihaber dizaynlar sürüsü, yani farkında olmadan başka bir kötücüllüğe sebebiyet veren, zalimliğe yol açan, yani sistemin bugün dünyanın dörtte üçünde yarattığı şey, aslında Kıbrıslı Türklerin de Mustafacığın katledilişine ya da Girne’de resimlenen hadiseye bakış açısıdır. Oğuz Atay “Babama Mektup” öyküsünde bu farkında olmayışa ironik bir dille bakarak şu soruları sorar: “(…)Acaba senin bilinçaltın var mıydı babacığım? Bana öyle geliyor ki sizin zamanınızda böyle şeyler icat edilmemişti. Sanki Osmanlıların böyle huyu yoktu. Senin fesli ve redingotlu resimlerini gözümün önüne getiriyorum da, bu görüntüyle ‘varoluşçu bir bunalımı yan yana düşünüyorum doğrusu.(…)Mesela, egoist olduğun halde, sen de ‘ego’nun farkında değildin.”  Daha evvel de dedim, bir daha demekten de keyif duyarım, bu işin Tanrılarının en büyük hüneri budur, ve evet gerçek birer Tanrıdırlar ve gözle görülürler yakalanırlarsa elle de tutulabilirler ve şaşmaz bir kullar sürüsü yaratmışlardır. Siz farkında olmasanız bile, hepiniz sisteme çalışırsınız.

            Bugün şiddetin geldiği boyutu toplumun her alanında somut olarak gördüğünüzde bu insanların bir zaman çocuk olduğunu tezahür ederek ne yaşadıklarını da tahayyül edebiliyorsun. Aslında korkuncu, bazen, yaptığımız şeylerin, faşizm ile birebir ilintisi olduğunu bilmeden, onun sadece ‘kendine olduğunda zalim, başkasına olduğunda zalimlik’ edebilecek bir şey sanılması, bize ta çocukluktan verilmiş bir algıdır. Bu konuda Arno Gruen “Demokrasi Mücadelesi” kitabında şöyle der: “(…)Şiddet uygulayanlar, kurbanlarının insani yüzünü silerler, bir zamanlar kendilerine yapılmış olduğu gibi. Yani, söz konusu olan acının yadsınması ve insani olana sırt çevirmektir. Sağ radikalizm, özellikle insanın kendine yabancılaşmasının en uç ifadesidir. –ama tek ifadesi değildir. İnsanın, kendi insanlığından uzaklaşmasına, daha hafif ve toplumun onayladığı şekillerde, gündelik yaşantımızı biçimlendiren çeşitli fenomenlerle de rastlıyoruz- (…) Acının ve kaygının sürekli inkâr edilip dışlandığı bir kültürde yaşıyoruz. Sürekli başarılı olma, kar etme, onaylanma çabası içinde, tıpkı hastalık, güçsüzlük ve ölümle yüzleşmek gibi, keder ve tasalar da engel olarak görülüp reddediliyor. (…) Sorunların asıl nedeninin, her bir bireyin yaşam öyküsünün ilk dönemlerinde aranması gerektiğini görmüyorlar.”

            Bu çok açık olarak kendini ‘şiddete ve kötücülüğe baskın karakterlerde’ köklerini gösterir ki, anne-babanın sevgisizliği, aşağılaması ve duygularımızı anlamadaki yetersizliği nedeniyle hissettiğimiz, çocukluktaki bağımlı varlığımız tehlikeye gireceği için ‘algılamamızın yasaklandığı’ acı deneyimlere kadar uzanır. Arno Gruen söz konusu olan bu durumun soyut güçler olarak görülmemesi gerektiğini ve aksine bizi biçimlendiren soyut bir dış alanda değil de kendi içimizde bulunan, toplumca onaylanmış sosyal yapılar olduğuna vurgu yapar. İşte bu noktada, hepimiz bir kere daha derin nefes alarak düşünmeliyiz, bu sosyal yapılar, bu imrenerek övüne gerine ta dedelerimizden alarak getirdiğimiz ve zeval görmesin diye seçim sandıklarına attığımız pusulalar ve onların şehirleri, çocukları, mezarları, heykelleri, surları, evleri, ve bize bıraktıkları ve bizim de alıp bayrak yarışı gibi bizden sonrakilere bırakacağımız miras ve bize öğretilen bu öğretiler ve başka türlüsünü bildirmedikleri ve biz de zahmet edip öğrenmek istemediğimiz o bütün öğretiler (içimizde olup dışımıza taşan yani) en korkunç olanıdır. Onları yenmedikten, onların öğretilerini ters yüz etmedikten sonra, Mustafacık zalim dünyanın boynunun borcudur, hiçbir zaman ödemediler, merak etmeyin; gene ödemeyecekler, çünkü onların istediği düzen içinde yaratmak istedikleri prototip zaten katilin ta kendisidir, ve ama istedikleri o katile karşı olanların da, o katilin ta kendisine benzemeleridir ve o katilin öğretileri gibi saldırmaktır. Yani, gene anlamamaktır, gene düşünmemektir, gene duygudaş olamamaktır. Yani, gene onlar kazanmıştır, katil de toplum da Mustafacık da hepimiz de boyunların borcuyuz, ama ben sana diyorum, ödemezler, ödemediler, ödemeyecekler!

            O yüzden Girne’de Liman’da donuyla denize girenlerin zihinlerimizde aşağılayacağımız bir tarafları yoktur. Onlar bu adadan gidince, eğer zihinlerimizin şu an ki algılama metotlarını da adadan uzaklaştıramayacaksak, söyleyeyim, çok kavga çıkar buralarda. Sadece öznesi değişen bir faşizm cümlesi alfabemiz olur. Zaten onların da, dünyanın her yerinde ve bizim ülkemizde de durmadan denedikleri, ve durmadan bir düşman yaratıp seni kahraman yapmaları da bundandır. Bu, faşizmin temel direğidir. Ve temelleri şimdi değil, aile içinde ve çocukken uygulanmaya başlar. Gruen şöyle devam eder: “(…)Çünkü gerçek anlamda anlamak, ancak çocukluk acılarımızı yok saymamakla mümkün olur. Bu önkoşul yerine gelmedikçe, “anlamak” ancak ardında kibir ve küçümsemenin gizlendiği bir anlayışlı olma pozundan ibaret kalır. Bu “anlama eğilimi” kişinin kendi değerlilik duygusunu yükseltecek şekilde, ötekini küçültmeyi içerir. Ötekinin farklı olduğunu büyük bir anlayışla kabul ederken, aslında kastettiğimiz onun daha az iyi, daha az akıllı, daha az insani, daha az kültürlü, daha ilkel vb olduğudur.” Faşistleşen insanın dimağının kurumaya başladığı an, kendini önemserken ya da kendine ‘acıma duygusunu’ katarken, bir başkasının ‘duygusuna tecavüz’ ettiğini bilmemesidir. 3 seneye yakındır bu gazetenin Pazar sayısında yazıyorum, onca yazım var, dönüp bakabilirsiniz, bir tek gün bile Türkiyeli demedim, bir tek gün bile Türkiye’nin halklarına tek söz etmedim, aşağılamadım, kavgamı onlarla yapmadım, asla da oradan bakmadım, ama kiminle, nasıl, neyle kavga etmeye çalıştığım ortadadır. Benim donuyla denize giren adamlardan daha sağlam, daha zeki, daha anlamlı kavgalarım var. Bence bazılarımızın da olmalı…

            Zira o noktada filizlenen şey ‘yabancı’ yaratmaktır, ki insanın insana yabancı olması kadar ‘yabancı’ bir şey olur mu, olur; öyle olmasa bu silahları, tankları, tüfekleri öküzlere mi satacaklar, ki eminim biraz arz-talep bilselerdi öküzlere bile satamazlardı, ama niye insanlara satarlar çünkü yabancı duygusu yaratarak bir düşman (korku) yaratılır ve düşmanın karşısında her zaman kahramanların olması gerekir. Korkudan çok korkanlar ancak korkuturlar. Korku da bir faşizmdir. Faşizmin en önemli dürtüsü korkudur. Korkmayan bir faşizm tarihte yoktur. Korkmaya başlamayı öğrenirseniz, o korkudan nefret etmeye, kin duymaya başlarsınız. Korku büyüdükçe kin ve nefrette büyür ve korku kendi savunmasına geçtiğinde hemen şiddete başvurur. Bunun için ‘kendini acındırma’ yolunu dener ve bir yerden sonra şiddetin korkunçluğu değil korku karşısında geliştirilen şiddetin dili toplumsal argümana yerleşir. Şiddet doğal bir yol olurken duygudaşlık kurma ya da konuşma (diyalog) kültürü “kaba” “şiddet yanlısı” ve “kötücül” bulunur. Ve bütün bunları çocukken yaratırlar. Benim ülkemin her çocuğu, büyüyeni, büyümüşü, mezardakileri, yüksek sesle okumalıdır, diyor ki Gruen: “Sağ radikalizmin, hepimizde olan ve kültürümüzün bir parçasını oluşturan bir gelişimin ifadesi olduğunu kabul etmekte zorlanırız. Bu gelişim büyük uygarlıkların tümünde vardır, çünkü anne-baba ile çocuk arasındaki ilişkiyi, çocuğun “olgunlaşmamış” iradesini kabul ettirmesini engellemesi bekleyen bir iktidar ilişkisi belirler. Ancak burada maskelenen, asıl meselenin “uygarlaşmak” değil, otoritenin kodlanması olduğudur. Çocuğun bu şekilde yozlaştırılan sosyalleştirilme sürecinin, iktidar sahibi olanlara itaat güdüsünün ruhunun derinliklerine kök salmasını sağlaması beklenir. Bu da ancak çocuğa özgü ihtiyaçların, isteklerin ve duyguların susturulmasıyla mümkündür. Bu ise çocukta, kendisine özgü olanın onu himaye eden yetişkinler tarafından reddedilmesi sebebiyle, bir iç terörü beraberinde getirir. Böylelikle kendiliğe dair olan düşmana dönüşür; çocuk –geleceğin yetişkini- kendisine özgü olanı yabancı ve itici olarak yaşar. Yani, yabancıyla özdeş olan bu iç düşman, anne ve baba ya da ikisi birden kendi gerçek bakışında ısrar ettiği için çocuğu reddettiğinde veya cezalandırdığında insanın içinde boğazlanan yanı oluşturur. (…) Bu sürecin ürettiği, kendine özgü olana karşı nefret, ancak bu nefreti dışa vurunca ayakta kalabilen insanlar yaratıyor. Kendine özgü olanın yabancı diye dışlanması, bu şekilde oluşturulan kişilik yapısını ayakta tutabilmek için düşman arama gereksinimin tetikleyicisi oluyor.”

Bizim bir Kıbrıs meselemiz mi vardı? Bizim Rumlardan çok korkmamız için mi vardı 21 Aralıklar? Korku nedir peki? Düşman acaba nerede? Yabancı kimdir? Orada mı? Denize donla girenler defolup gitsinler de kurtulalım mı ellerinden? O mu? Kim? İçimizde mi, öğretilenler mi, bize istifledikleri devletlerin, milletlerin, bitmek tükenmek bilmez ana-baba yasaları mı? Nedir?

Engin Geçtan Zamane adlı kitabında Gruen’in bıraktığı yerden devam eder adeta ve “Bana göre, insanın en temel sorunlarından belki de en önemlisi mülkiyet tutkusu” der. Ve yine olguya çocukluktan bakar: “(…) Kısaca yineleme gereği duyduğum bir konuya değinmek istiyorum. Martin Buber’in geçen yüzyılda yazdıklarına. Buber, bebeğin insan rahmindeyken evrenle ilişki halinde olduğunu, ama doğduktan sonra bu ilişkiyi giderek unutmak zorunda kaldığını anlatır. Doğduğu anda bebek çevresiyle “ilişki kurma” dürtüsünü yalın bir şekilde yaşar. “Ben” diye bir şey bilmez, çünkü ilişkiden başka varoluşu tanımaz.” Herhalde bu konuyla ilgili en vecizeli sözü Rakel Dink “bir bebekten katil yaratanlar” sözüyle çok güzel özetlemişti. Evet, bir bebekten, yani varoluşu gereği doğayla ve tüm türlerle ilişki kuran, duygudaşlık geliştiren bu insanı, kim, nasıl, ne şekilde “ben” yapıyor, “ilişkiden” koparıyor ve “yabancı” kılıyor, insanı hem de başka bir insana, ve doğada tüm türlerine. İşte bu koparılışın nasıl meydana geldiğine şöyle bakıyor Geçtan: “Böyle bir yaşantıda tek başına bir “ben” yoktur, “ben-sen” tek bir yaşantıdır. “Ben-sen” ilişkisindeki “ben”, birlikte olduğu “sen”le ilişkisi içinde belirlenir. Burada “Sen” ile kastedilen yalnızca insanlar dünyası değil, doğadaki her şey ve onun ötesinde evrenle kurulan ilişki içinde, yani teklikte var olmaktır. (Bu ilişkinin, iki insanın kendilerini birbirleriyle tamamlamaya çalıştıkları ortak yaşam tarzı bağımlılık beraberlikleriyle hiçbir ortak yanı yoktur. Ortak yaşam tarzı bağımlılık sadece birazdan sözünü edeceğim “ben-benim şeyim” ilişkisinin uç bir tezahürüdür.) Ne var ki dünyaya gelen bebek; doğduktan sonra giderek onu gezegendeki tüm varlıklardan koparacak bir sürecin kurbanı olma durumundadır ve ebeveyninin onu “benim bebeğim (şeyim)” tarzı bir ilişkiye zorlaması sonucu hızla ebeveyninin mülkiyeti konumuna geçer. Böylece kendi dünyasında “ben-sen” ilişkisi yerine artık “ben-şey” ya da “ben-benim şeyim” tarzı bir ilişki egemen olmaya başlar.”

Hep bir yerlerin ‘bir şeyleri’ olmaktan ibaret bir insanın, tam tersi bir istikamette büyüyor olsa, daha yaşanılır bir dünya ve daha anlamdaş bir yere varılacağını ‘diğer insanlar’ için düşündüğümüzde ‘kendimiz için’ ancak ‘şey’ ve hep ‘başkasının şeyi’ olmak ve büyüdükçe kirlenen bu ‘düşünce’ kimlerin ‘şeyine gelmektedir’ acaba? İşte o ‘şeyi’ bulup anlamlandırdığımızda bu kadar ‘yabancı’ olmayacağız insana.  Geçtan ‘şeyin’ insanın doğasıyla mühendislik edilip yeniden inşa edilmesine rağmen insanın ‘ben-sen’ ilişkisine doğası gereği tepkiler verdiğini, bu bakımdan da “Şey” olmaya zorlandığımız için güvenliğimiz nedeniyle bilinçaltında sinsice biriktirdiğimiz kızgınlığımız, kendimizi değersiz hissetmemize neden olur, değersizlik duygusunun temelinde de bu kızgınlık bulunur ve insanın dünyayla olan ilişkilerini çeşitli biçimlerde ve dolaylı olarak yönlendirir” der. Mutsuzluk çoğu kere yalnızca ayrılık etmez, mutsuzluk da bir faşizmdir bazen, Hitler’in çok mutlu olduğu söylenemez, eminim Kenan Evren’de öyledir, “şey bile olamamak” çok mutsuz ve çok acı olsa gerek…

İnanmayın zalimlere. Zalimlerin oyununa gelmeyin. Ey güzel insan, senin sorunun donla denize giren adam değildir. Onlar istiyorlar ki, bu panelde bütün sorun, bütün problem, donla denize giren adam kadar bir sorun olsun. Sen görmüyorsun diye biz söylemeyecek değiliz ya, ama sorunumuz daha büyük ve anlamlıdır. Ve biz bulmadık ey güzel insan, bu tarihten gelen ve tarihsel bir problemimizdir. Hem iktisadi bir problemdir hem de sosyolojik bir problemdir. Hem insani bir problemdir hem de psikolojik bir problemdir. İnanma zalimlere. Zalimler ister ki, herkes birbirine benzesin. Benzeme! Ben okudukça ürktüm, sen, orada canice hünerlerini sergileyen güzel insan, güzel insanlığına dön ve yanaş, çocukken sana söylenen bütün masallara karşı gel, anneni ve babanı çok da ciddiye alma, ve büyük, hangi büyük ne demişse yık, devir, yürü insan olmanın ayaklarıyla tepelere, dağlara, yemyeşil ağaçların arasından bir derenin yolunu tut, denize aksın sinirin, nefretin, öfken, kus kendini bir akşamüstüne, devir, devrildikçe de büyür insan, inan bana; ama inanma, benzeme onlara; ben ürktüm, düşündüm, bu kadar korkutucu fikirlerini beyinlerinde giz edenler, o odalar işte sistemin mihenk taşlarıdır, yıkılmaz sağ iktidarların kalesidir, sen de, evet; sen hani biraz solcu eden, çok solcu eden, solcu etme dur ve düşün insan et ve bir yol aç kendine, o zaten bütün fraksiyonlardan daha edebi yere çıkacaktır, o odaları yakalım, yıkalım, o odalara bir kere bile girmedik, kimseyi sokmadık, herkesten gizledik, korkunç olduğunu kimse kimseye söylemedi çünkü doğru zannettik, öyle öğrettiler, kitaplarda, okullarda ve camilerde, sen ürkmedin mi karanlık odandan, bir daha oku, o adamdan, o adamın caniliğinden ne azın var, ne azlığın var, ne farkın var, girme o odaya, çık oradan!

W. Soyinka “Onlar, kendi benlikleri görünmez hale geldiği için sürekli birilerinin önünde eğilen kölelerdir.” derken M. Balint’in kavramlarıyla konuşacak olursak, “Kendilerine özgü bir iç yaşam oluşturamadıkları için onlar da bir temel hata, karakterlerinde temel bir bozukluk söz konusudur.” diye bitirir.  Sen kendini nasıl bitirirsin?

AKP Diyarbakır milletvekili Oya Eronat İnsan Hakları İnceleme Komisyonunda Metin Altıok’un kızı Zeynep’e edepsiz bir soru sorunca, soru şudur efendim “Aziz Nesin’in konuşmaları tahrik unsuru taşıyor muydu?” diye malum bu zihniyet genelde “taş mı attı sana sen de ona kaya at” cinsinden demokrasicilik oynadığından sormuş bulunmuş, ki ortada tahrik falan da yoktur, neyse; şuraya geleceğim, Aziz Nesin’in oğlu Ali Nesin’in cevabı bence bugün Girne kıyılarında donla denize girdiği için verdiğimiz tepkilere de güzel bir yanıttır, şöyle diyor Nesin: “Sivas olaylarının faillerinin Aziz Nesin’in konuşmalarını dinlediklerini mi sanıyorsunuz? Gerçekten olayların tahrikten mi kaynaklandığını inanıyorsunuz?(…) Bildiğim kadarıyla Cumhuriyet tarihi boyunca ve hatta Osmanlı İmparatorluğu zamanında bile, topraklarımızda bir güç tarafından organize edilmiş bir ayaklanma ya da linç girişimi olmamıştır. Sivas kıyımını fiilen gerçekleştirenler hiç kuşku yok ki şeriat isteyen cahil ve zavallı bir güruhtu. Onlara düşman olmayı kendime yakıştıramam. Onlardan hesap sormak benim işim değil. Ancak bu korkunç katliamı planlayanlardan ve tasarlayanlardan hesap sormak hepimizin görevidir, en başta da o komisyonda bulunduğunuza göre sizin görevinizdir!”

Donla denize giren adamlardan hesap sormak benim de işim değildir. Onları, ben de, düşman olarak kendime yakıştıramam. Ama evet ben de eğer hesap soracaksam, 38 senedir bu ülkeyi nasıl sömüreceklerini, ne şekilde yok edeceklerini, insani tüm değerlerimizi, emeğimizi, alın terimizi, soyup talan edeceklerini planlayanlardan ve tasarlayanlardan hesap sorarım! Ve evet bu, hepimizin görevidir, ama ne o adamlarla, ne de başka adamlarla, ne de başka halklarla sorun geliştiremeyiz, bu fikriyatımızı da başka bir mecraya götürür. Ve çok özür dilerim, ama Mustafa’nın babasının ne zaman vatandaş edildiği, kimlerin vatandaş ettiğini değil konuşmak söylemek bile geri zekâlılıktır. Hadiseye buradan hesap sormak da aynı zekânın geriliğidir! Tıpkı hadiseye yeni bir zalimlik ve faşistlik penceresinden duhul olmak kadar da zekâ kıtlığıdır!

Hrant Dink’in ‘Su Çatlağını Bulur’ diye bir söyleşisi var, youtube’da falan videosu da var, orada ne diyor, nasıl diyor, iyice dinlenmelidir zira bu yazının da güzergâhının nereye çıkmak istediği anlaşılması bakımından mühimdir. Bizler de, öyle bakmalıyız, ne kadar zalimlik, ne kadar haksızlık, ne kadar zulüm üstümüzden geçse de, insandan vazgeçmemeliyiz, beri yandan ve tabi ki kavgadan da, ‘doğru yere bakan bir kavgadan’ ama…

İnsandan vazgeçmemek için, söylemi biraz daha Sola ve Solun değerlerine hakikatiyle çevirmemiz gerek. Sol, Kıbrıslı Türklerin Avrupa Birliğine girmesiyle nihayete ermeyecektir. Böyle bir Sol, yazık bir Soldur. Sol, enternasyonal düşünür, bu düşünce tarzından ayrılamaz, ve Solun değerleri, dünyanın her yerinde benzerdir. Eğer tam da bu noktada Sol konuşmayacaksa kim konuşacak? Sol, şimdi konuşmayacaksa ne zaman konuşacak? Sol, Kıbrıs meselesi midir? Sol, Türkiyeli-Kıbrıslı kavgası mıdır? Ve sen ey Kıbrıslı Türk Solu; sormak istiyorum; ne yapıyorsun, diyecek kelamın yok mu? CTP, TDP, BKP, KSP, YKP, yelpazenin hepsi, diyecek kelamınız yok mu?

Nereli olduğumuz önemli değil güzel insanlar; yüzlerce senedir dünyanın her yerinde her karede üzerimize hep aynı tarihsel figürlerle saldıranların, bu sistemi yaratanların, bu çekirdek aile içinde faşizmi yaratanların, daha çocuk dimağlara bu düşünceleri serpenlerin ve sonra oturup gülümseyerek filmi izleyenlerin, nereli olduğudur meselemiz…

Biz, insanız.

Yaşarken de, öldüğümüzde de.

Severken de, sevdiklerimizden ayrılırken de.

Kudretli bir ifadesi bulunamayan o özlemle anarken de özlediğimizi.

Ve içinden geçip gittiğimiz bütün mevsimlere göz ucuyla bakarken de.

İnsanız, ve en fazla insan ederiz.

 

Avatar
Adınız
Yorum Gönder
Kalan Karakter:
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.

banner5