Hafta sonu, havanın sıcaklığı galiba artık bunaltıcı olmaktan çıktı. Ya da Lefkoşa’dan çıkınca insana öyle mi geliyor, bilemem... Ancak BM Genel Sekrteri Ban Ki Moon’un söyledikleri, aslında hemen herkesin bildiği ama  söylemek istemediği bir gerçeği su yüzüne çıkardı: 

“ Bu hızla gidilirse, kısa zamanda, bir çözüm beklemek mümkün değil!”
 Aslında, patlamanın olduğu gün, Terazi köyündeki, kahvede otururken, insanın aklından tam da bunların geçmemesi, mümkün değildi. Hristofyas’ın kendi hükümet ortakları ile ilişkisinin sekerrenk olduğu, aşikardı... Özellikle konu Kıbrıs Sorunu olunca, DİKO ile AKEL’in çok anlaştıkları söylenemezdi.

Buna o patlamanın neden olduğu enerji darlığı, bunun ekonomiye etkisi ve zaten zayıf olan Hristofyas’ın içine düşeceği besbelli olan politik kriz, o günden belli olmuştu zaten...

Kendi kusuru var ya da yok, bu boyutta bir felakete neden olan bir gelişmeyi öngöremeyen bir yönetimin başı, hele başkanlık sisteminde elbette ki baş sorumludur.

Bu koşullarda bir başkanın, yüzelli yıllık geçmişi olan, kendi düşünce biçimini bile oluşturmuş bir sorunda, kendinin de içinde yer almaktan çekinmediği bir milliyetçi paradigmaya karşı durabilmesi, nazik söylersek, çok kolay değildir! Diplomasiyi bir yana bırakırsak, imkansıza yakındır...

Ve dolayısıyla, güney Kıbrıs’ın ,ç,nde bulunduğu ekonomik- politik koşullarda, bu günlerde hiçbir “başkan”ın, “ilerleme” sağlamaya gücü yetmeyecektir...

Bana kalırsa, AKEL ve Hristofyas, partinin bir tür KGB’si olan Katsuridis’in oyununa gelerek, Annan Planı’na Merkez Komite’de “evet”, politbüroda ise “hayır” demenin ne büyük bir tarihsel hata olduğunu, önümüzdeki süreçte de kavrayamazlarsa, AB içinde bu tür bir komünist parti olmayı sürdürmekte de zorlanacaklardır. Çünkü, Ekim’den sonra olacaklar, Zürih- Londra sürecini bile aşacaktır. 1959’dan beri dillerine pelesenk ettikleri “Kıbrıslı çözüm”ü bir yana bırakın, dünyanın bugünkü koşulları, sanırım “Birleşik Kıbrıs” hedefini bile tartışma konusu yapabilecektir.

Siyasetin dibacesini oluşturan kurallar vardır. Bunlardan biri, politik liderlerin, toplumlarının önyargılarını aşıp, halklarını kendilerine inandırabildikleri oranda lider olabilecekleridir! İkincisi koşulların olgunlaşmasının insan iradesine bağlı olamayacağıdır. “Daha güçlü bir evet için hayır” sloganını atarken, hergün köpeği tok, ekmeği de bütün bulamayacaklarını, daha o zamandan kendilerine söyleyenlere kulak asmaları gerekiyordu!

Üçüncüsü ise iktidar olmakla ilgili o çok önemli tespittir: İktidar, huysuz bir küheylana benzer...

Ya onu güdersiniz veya sizi sırtından atar...

Kıbrıs Solu, kuzeyden sonra, güneyde de bu dersi almaya hazır olmalıdır...

Acı gerçek, budur...

Ne hazin!

Avatar
Adınız
Yorum Gönder
Kalan Karakter:
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.

banner5

banner31