Nedir? Ne oluyor? Unuttunuz mu yoksa yaşadığınızı!
Günler, kızgın küller gibi bütün duygularınızı kavurup öldürerek mi geçiyor üzerinizden!
Arzuyla dudağınızı ısırdığınız olmuyor mu hiç?
Bir müzik sesiyle şöyle bir doğrulduğunuz…
Aniden bir yaz yağmuru gibi boşanıveren sebepsiz sevinçlere inanmıyor musunuz?
Bir ağaç gölgesinde bir an durmak:
Bir akşamüstü denize baktığınızda, bu sonsuz suların kıpırtısına şaşmak yok mu artık?
El ele tutuşmak,
Bir avucun bir başka avuca dokunmasının yarattığı ürperti de hayal hanesinde kendine bir yer bulmuyor mu?
Bitti mi bu macera? Çekildiniz mi hayattan!
Hayatın sizin bulunmadığınız yerlerde yaşandığına mı inanıyorsunuz?
Daha bitmeden bitirdiniz mi her şeyi!
Yorgun ruhunuz yeni coşkular için hazır hissetmiyor mu kendini?
Delirdiniz mi siz?
Şu köşe başında karşınıza ne çıkacağını ne biliyorsunuz?
Biliyorum...
Genellikle köşe başlarından açlık, acı ve ölüm çıkıyor karşınıza...
Ama kim bilir?
Belki eski bir dosta, belki güzel bir kadına,
Belki okunmuş kitaplar satan bir sahafa da rastlayabilirsiniz...
Bir piyano sesi duyabilirsiniz...
Ya da bir Rumeli türküsü açık bir pencereden...
Bir söğüt ağacı görebilirsiniz; çocukken kabuğundan düdük yaptığınız...
Dans adımlarıyla yürüyen bir çift bacak geçiverir önünüzden.
Bir oğlan bir ıslık çalabilir, hatta siz bile çalabilirsiniz...
Ne sevinci ? Ne hayatı ? Ne eğlencesi ?
Para yok ki! diyorsanız eğer;
Emin olun paranız olduğunda da eğlenemezsiniz...
Para eğlenmeyi çeşitlendirir sadece.
Ama eğlenceyi yaratamaz...
Öpüşmek parayla değil! Şarkı mırıldanmak...
Acaba o şimdi ne yapıyor diye düşünmek parayla değil!
TV’de iyi bir film seyretmek parayla değil!
Sizin için demlenmiş bir bardak çayı, bu benim için yapıldı diye;
Neredeyse gururla alıp, bardağı ince belinden sıkıca kavrayıp içmek parayla değil!
Bir tabak semizotunu sevinçle paylaşabilirsiniz!
Ve hiçbir pahalı lokantada bulamayacağınız bir tat alırsınız.
Eğer bir tabak yemeği paylaştığınız, paylaşmak istediğiniz insansa!!!
Hayat diye bir şey var!
Sadece sizin olan! Sadece size ait…
İçinde, sadece sizin gördüğünüz çiçekler açan!
Yalnızca sizin müziklerinizin çaldığı bir bahçe var...
Sokmayın oraya öyle herkesi!
Çiçeklerinizi başkalarının çapalamasını beklemeyin!
Şarkılarınızı başkalarına söyletmeyin!
Anladık; ahmaklıklar oluyor,
Aptalca kararlar veriliyor...
Hepinizin hayatından bir şeyler çalınıyor,
Hayallerinizi teker teker buduyorlar...
Ümitlerinizi öldürüyorlar,
Çaresiz bırakıyorlar sizi...
Yenildiniz belki de...
Yenilginin ağır yaralarını taşıyorsunuz ruhunuzda...
Ama gene de bir hayatınız var sizin!
Sadece size ait bir bahçeniz…
Durup soluklanacağınız,
Yaralarınızı yıkayacağınız,
Çiçeklerini seyredebileceğiniz bir bahçe...
Soğukta bir bira içebilirsiniz!
Bir ağacın gölgesinde durabilirsiniz!
Bir an sabaha karşı uyanıp; her ay yeniden doğan hilale bir bakabilirsiniz...
Çok sevdiğiniz bir kitabı bir daha karıştırabilirsiniz...
Aşık olabilir ya da aşık olmayı düşünebilirsiniz...
Sevdiklerinizi özleyebilir ve bir gün yeniden kavuşabileceğinizi hayal edebilirsiniz...
Geceleri ağaçların daha değişik koktuğunu fark edebilirsiniz...
Yeni bir salata icat edebilirsiniz.
Sevgilinizi çırıl çıplak soyup, evde öyle dolaştırabilirsiniz.
Saçlarınızı her zamankinden daha değişik kestirebilir,
Evinize bir gün de, başka bir yoldan gidebilirsiniz...
Alışkanlıklarınızı değiştirmek için kendinize karşı müthiş bir savaş açabilirsiniz.
Hayat diye bir şey var!
Her zaman, size keşfedilecek geniş alanlar bırakan.
Ne kadar yaşarsanız yaşayın, daima bilmediğiniz, kuytularına sokulamadığınız bir hayat!!!
Sadece size ait bir hayat!
Biliyorum dertler çok...
Ahmaklıklar yapılıyor.
Sıkıntılar bitmiyor...
Günler birbiri ardına buruşup eskiyor...
Yorgunsunuz...
Belki yeniksiniz...
Teslim mi olacaksınız peki?
Hayal kurmayacak mısınız?
Çılgınca sevişmeyecek misiniz?
Bir daha öpüşmeyecek misiniz?
Ağaçlara bakmayacak mısınız?
Denizlere şaşmayacak mısınız?
Ani ve sebepsiz sevinçlere inanmayacak mısınız?
Bir tabak semizotunun tahmin edemeyeceğiniz kadar lezzetli olabileceğini hiç düşünmeyecek misiniz?
Sizin için demlenmiş bir bardak çayı, bardağı belinden kavrayıp
içmeyecek misiniz her şeyi!
Delirdiniz mi siz?
Hayat diye bir şey var!
Evet orda!
Elinizin hemen yanında duruyor…

Sus ki...

Sus gönlüm.
Çok dile getirme.
Sen dile getirdikçe gönlün daha da coşuyor, daha meraklanıyor ve beklemek daha da zorlaşıyor.
Sus gönlüm.
Çok laf etme.
Az söyle ki işimiz olgunlaşsın.
Az söyle ki Hakk’a karşı yanlış kelam çıkmasın.
Sus gönlüm.
Bir elif miktarı sus.
Az kaldı bahara.
Dayan gönlüm.
Denizin içinde meydana gelen görünmeyen dalgalar gibi yüreğin biliyorum.
Beklemekten başka çare olsaydı, seni durdurmazdım…
İnan bana…
Ama yok. Başka çare yok.
Unutma ki ilaç bile beklemeden tesir etmez, çiçek bile vakti gelmeden önce açmaz…
Sus gönlüm.
Bu kışın bahara dönünceye kadar.
Bu gece gündüz oluncaya kadar.
Uzak yollar yakınlaşıncaya kadar.
Bu sıkıntının ardından ferahlık gelinceye kadar.
Ve yüzümüz vuslat gözyaşlarıyla ıslanıncaya kadar sus…
Sus gönlüm.
Senin nasibin sana ulaşıncaya kadar, ulaşmayanlarınsa senin nasibin olmadığını anlayana kadar sus…
Sus gönlüm.
Onun geleceğini görünceye kadar.
Acının bala dönüştüğünü fark edinceye kadar.
Onun gönlünün senin gönlüne muhabbet düğümüyle bağlandığını görünceye kadar.
Sus gönlüm.
Sebepler var edilinceye kadar.
Bahaneler oluşuncaya, birbirimizin nasibi oluncaya kadar sus.
Sus gönlüm.
Bütün bu susmalarına karşılık her şeyin hayırlısının olacağına inanarak sus.
Sus gönlüm.
Her susuşun bir cevap olsun.
Her susuşun, sabrın olsun.
Her susuşun, duan olsun.
İçten yakarışının adı olsun, susuşun.
Bekleyişinin, umut edişinin, inancının, sevdiğinin vurgusu olsun, susuşun…



Kıssadan Hisse
4 eşli kral

Bir zamanlar büyük ve güçlü bir ülkeyi yöneten kralın dört eşi varmış.
Kral en çok dördüncü eşini sever bir dediğini iki etmez her şeyin en güzelini en iyisini ona verirmiş.
Kral üçüncü eşini de çok severmiş. Bu güzelliğin bir gün kendisini terk edebileceğinden korktuğu için onu çok kıskanır üzerine titrermiş.
Kral ikinci eşini de severmiş. Kendisine karşı her zaman iyi ve sabırlı davranan eşi ne zaman bir derdi olsa daima onun yanında bulunur sorunun çözümünde ona destek verirmiş.
Kraliçe olan birinci eşiymiş kralın. Onu en çok seven karşılık beklemeden seven sağlığına ve hükümdarlığına en büyük katkıyı sağlayan bu eşi olmasına rağmen kral bu eşini hiç sevmez ve onunla hiç ilgilenmezmiş.
Bir gün kral ölümcül bir hastalığa yakalanmış.
Yakında öleceğini anladığı ve öldükten sonra yalnız kalmaktan çok korktuğu için eşlerinden hangisinin ölüm yalnızlığını kendisi ile paylaşmak isteyebileceğini öğrenmek istemiş...
En çok sevdiği dördüncü eşine, “Ölüm yolculuğunda bana eşlik etmek ister misin?” diye sorduğunda aldığı yanıt kalbine bir bıçak gibi saplanan kısa ve net “Mümkün değil!” olmuş.
“Hayatım boyunca seni sevdim sen benimle birlikte ölmeyi kabul eder misin?” sorusunu üçüncü eşi, “Hayır hayat çok güzel. Sen ölünce ben yeniden evleneceğim” diye yanıtlamış ve kral bir kez daha yıkılmış.
“Her sorunumda her zaman yanımda olan bana yardım eden sendin. Bu sorunumda da bana yardımcı olur musun?” sorusuna karşı ikinci eşinden “Bu sorunun için bir şey yapamam. Olsa olsa sana mezarına kadar eşlik eder güzel bir cenaze töreni yaptırır ve yasını tutarım” karşılığını almış.
Büyük bir hayal kırıklığı yaşamakta olan kral birinci eşinin sesiyle irkilmiş:
“Nereye gidersen git seninle olurum seni takip ederim.”
“Ah!” diye inlemiş kral; “Keşke bir şansım daha olsaydı...”
Aslında gerçek yaşamda hepimiz dört eşliyiz...
Dördüncü eşimiz “vücudumuz”! Onun güzel görünmesi için ne kadar zaman kaynak ve çaba harcarsak harcayalım öldüğümüzde bizi terk edecektir.
Üçüncü eşimiz “sahip olduğumuz servet ve statümüz”! Ölür ölmez başkalarına yar olacaktır.
İkinci eşimiz “ailemiz ve dostlarımız”! Tüm sorunlarımızı paylaştığımız bu kişilerin en son yapabilecekleri şey bu dünyadan gözleri yaşlı bizi uğurlamak olacaktır.
Ve birinci eş... “Ruhumuz”



Günün Fıkrası

Sevişmek niçin zevklidir?

Çocuk: “Baba, sevişmek neden eğlencelidir?”
Baba: “Sevişmek sana aynı, parmağınla burnunu karıştırmak gibi bir duygu verir, bu yüzden çok zevklidir.”
Çocuk: “Peki kadınlar neden erkeklerden daha çok zevk alırlar?”
Baba: “Burnunu karıştırdığında burnun mu yoksa parmağın mı daha mutlu olur?”
Çocuk: “O zaman kadınlar neden tecavüze uğramaktan bu derece nefret ederler?” Baba: “Tecavüze uğramak, yolda yürürken birinin gelip burnunu karıştırması gibidir. Bu hoşuna gider miydi?”
Çocuk: “Hmm… Kadınlar neden adet günlerinde seks yapmazlar?”
Baba: “Burnun kanarken burnunu karıştırır mısın? Onun gibi bir şey.
Çocuk: “Erkekler neden sevişirken prezervatif takmaktan hoşlanmazlar?”
Baba: “Elinde eldiven varken burnunu karıştırmaktan zevk alır mısın oğlum?”
Çocuk: “Baba, sana ooohaaaa demek istiyorum, süpersin yaaa!”

Avatar
Adınız
Yorum Gönder
Kalan Karakter:
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.

banner5

banner31