Birkaç yıl önceydi… Uluslar arası bir toplantıda, öğle yemeğini Mısırlı bir diplomatla ayni masada yiyorduk. Sohbet geldi, elbette Kıbrıs Sorunu’na dayandı!

Sordum: “Hem İslâm davası güdüyorsunuz, hem de Kıbrıs’ta Rum tarafını destekliyorsunuz! Neden?”

Elbette Mısır ile önce Osmanlı, sonra da Türkiye hükümetleri arasındaki nüfuz çekişmesini, Orta Doğu’daki liderlik sürtüşmesini, bilmiyor değildim! Zamanın Türkiye Hükümetinin, İsrail’i ilk tanıyanlardan biri olduğunu da unutmamıştım! Cemal Abdülnasır’ın liderlerinden biri olduğu Bağlantısızlar Hareketi’ne, daha kurulduğu Bandug Konferansı’nda, zamanın Türkiye Dışişleri Bakanı rahmetli Fatin Rüştü Zorlu’nun ciddi biçimde karşı olduğu da aklımdaydı! Soğuk Savaş yıllarını, Türkiye’nin NATO içinde, Mısır’ın ise büyük oranda SSCB desteğinde varlıklarını sürdürdükleri de bir sır değildi! Mısır’da, Osmanlı zamanından kalma Türk vatandaşlarının mülklerinin mülkiyeti ile ilgili olarak, iki ülke arasında bir türlü bitmeyen bir sorun olduğunu, bilmeyen yoktu… İsrail ile Arap Dünyası arasındaki 1967 ve 1973 Savaşlarında ve sonrasında, Türkiye’de zamanın iktidarlarının, Mısır’dan yana tavır koymadıkları da gizli bir şey değildi…

“Daha ne olsun?” diyeceksiniz! Demeyin!

Çünkü bu kadar soruna rağmen, bir Kıbrıslı Türk siyasetçi ve bir Mısırlı diplomat, dünya kadar insanın bulunduğu bir toplantıda, öğle yemeğinde sohbet etmek için birbirlerinin masasını seçiyorlarsa, bunda anlaşılması gereken bir tarihsel yakınlık var bana göre… Kaldı ki o toplantıda bulunan TC Heyeti’nin üyelerinden biri de El Ezher Üniversitesi’nden mezundu… Kahire’den…

Muhatabım, yüzüme baktı… “Her şeyi unut” dedi, yukarıdaki meseleleri ima ederek, “ Son kırk yıldır, Kahire havaalanına her gün 30 Kıbrıslı Rum heyeti iner! Siz kaç defa gelip de bizi bilgilendirmek zahmetine katlandınız? Diplomasi, savaşın başka araçlarla sürdürülmesidir sevgili dostum ! Siz mevziden çıkmıyorsunuz! Bilmediğimiz bir tezi, biz nasıl destekleyelim? Hiç gelip anlatmadınız ki!”

“Siz de gelmiyorsunuz!” diyecek oldum… Elini cebine attı, “Buyur” dedi, “kartım… Davet edin, sizin havaalanından gelmezsem, namerdim! Etmeyeceksiniz…”

Haklı çıktı… Kart daha cüzdanımdadır… Davet ettirecek makam bulamadım… Herkes çok meşguldü! “Araba-çoraba” ayıracak zamanımız yoktu…

Benzer bir durumla, Bakü’de de karşılaştıydım… Hollandalı bir milletvekili, “Kıbrıs’ın bütün milletvekillerini tanırım” deyince, “Hepsini değil…” demiştim… O da cevaben, “Amsterdam orada duruyor! Kaç defa gelip de bir şey anlattınız? Nerden tanıyayım ben seni?” dediydi… Tırnağını koklanacak değil ya el âlem!

Bu durumla birçok kez karşılaştım ama en çok etkilendiğim, Mısır oldu… Nerdeyse arka bahçemiz… Bir hatıratta Lefke’ li portakal tüccarı Osman Efendi’nin, (Sefa dayının babasıdır, Lefkeliler bilir…) İskenderiye’deki sevgilisini okuduydum… Yıl, 1940’lar olmalı… Nerden, nereye?

SMS, “Eroğlu’nun uçağı Kahire’ye indi” notunu okuduğumda, adını vermek istemiyorum; o Mısırlı diplomatı hatırladım…

Ne kadar haklıymış!

Avatar
Adınız
Yorum Gönder
Kalan Karakter:
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.

banner5

banner31