İstanbul’da iki Arnavutköy var…

Birisi köyden kurtulamayan Arnavutköy…

Diğeri Boğaz’da Arnavutköy…

Adı köy ama köy olmayan bir yer…

Biri Anadolu’dan göç edenlerin ilgi alanı.

Diğeri cebindeki paranın hesabını bilmeyenlerin.

Birkaç hafta önceydi.

Bir Pazar günü…

Fotoğraf çekecektik yine.

Rotamız Ortaköy-Arnavutköy arasıydı.

Erken çıkmak başkadır, tatil günlerinde.

Trafiğin olmadığı saatlerde yaşayacaksın İstanbul’u.

Dolaşacaksın.

Sabah fırına girip sıcak simit alacaksın.

Bakkaldan birkaç Karper eritme peyniri…

Ve deniz kenarında, bir kahvede oturup, çay ile yiyeceksin.

Çok basit gelse de bu İstanbul klasiğidir.

İstanbul’u bu duygularla yaşamak için erken çıktım.

Boğaz’a ya otoyoldan bastırıp gidersin…

Ya köy Arnavutköy üzerinden…

İkinciyi tercih ettim.

Bahçeler arasından, tarlalar kıyısından, barajından geçerken sabahın ıslak havasını çektim…

Aravutköy’e girerken trafik ışıklarında durdum.

Yaya geçidinden iki işçi geçiyordu.

Baktım.

Giysileri işçi kıyafetleriydi.

Başlarında kaskları vardı.

Sakalları en az üç dört günlüktü.

İkisinin de bıyıkları brodoydu…

Gülüşüyorlardı.

Geldikleri yerde barakadan lojmanları vardı.

Gittikleri yer köy kahvehanesiydi.

Mutluydular.

Geçtim.

Yine bahçeler, yine ormanlar.

Arkadaşlarla önce Ortaköy’de buluştuk.

Sonra Boğaz’daki Arnavutköy’e gittik.

Arnavutköy’ün denize sıfır küçük bir yeşil alanı var.

Teknelerin bulunduğu yerin yanında.

Karşıda şekerli yoğurdu ile meşhur Kanlıca.

Çok giderdik öğrenci iken.

Merak ederdik, neymiş bu yoğurt diyerek.

Kıbrıs’ın yoğurduna benzemezdi ama yine de değişik tadı vardı.

Parkta birkaç fotoğraf çektik.

Güneş hafif yükselmiş, gün başlamıştı.

Sahilinde köpeklerini gezdirenler vardı.

Kıyıda oturup karşıya bakanlar.

Ve yürüyenler.

Bir de koşanlar.

Koşanlara baktım.

Giysileri televizyonlarda reklamlarını çok sık gördüğümüz markalardan.

Ayakkabılarının markası spor kulüplerine sponsor olanlardan.

Gözlüklerini bilemedim…

Unutmadan; şapkaları da markaydı, eldivenleri de.

İşimiz bitti.

Döndük.

Dönüşte Kemerburgaz köyünde fasulye yemeye gittik.

Lokanta kalabalıktı.

Garsonlara baktım.

Birkaç ay önce de gelmiştik buraya.

Garsonlar aynıydılar.

Kıyafetleri de aynı.

Gülüyorlardı.

Son birkaç gün içinde İstanbul sis altında kaldı.

O sisli günde uçakla geçerken aşağıya bakanlar, İstanbul’u göremediler.

O anlarda aşağıdakiler normal hayatlarını sürdürüyorlardı.

Bir tarafta yaşama tutunabilmek adına mücadele verirken gülümseyebilenler…

Diğer tarafta işe bile gitmeden lüks yaşam içinde olanlar…

Eğer yukarıdan bakılırsa kimse eşitsizliğin farkına varamaz.

Günümüzün dünyası da böyle değil mi?

Avatar
Adınız
Yorum Gönder
Kalan Karakter:
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.

banner5

banner31