Türkiye’de tutuklama ile ilgili  yasalarda çelişkiler

Tutuklu yargılamanın gereksiz olduğunu, çünkü Anayasada yer alan  kaçma ve delilleri karartmanın yeni teknik olanaklarla önlenebileceğini gördük. Hemen ekleyelim ki tutuklu yargılama ile ilgili sorun sadece pratikte gereksiz olması değildir.  Tutuklu yargılama hukukun temel ilkelerine de  terstir.

Orta çağda Avrupa’da  sanıklara suçlarını kabul etmeleri için yapılan  işkenceye  benzeyen bir olaydır. Şüphelilere suçlarını kabul etmeleri için işkence yapılıyordu. Şüpheli suçunu itiraf etmediği süre işkenceye devam ediliyordu. Böylece itiraf etmeyen işkenceden ölüyordu. İtiraf eden ise suçunu kabul ettiği için öldürülüyordu. Bu olayları  anımsayınca insanlığın geçmişte çektiği acıların büyüklüğünü ve geçirdiği  aşamaları daha iyi anlıyoruz.

Suçsuzluk ilkesi

TC Anayasası nın 38/ 4  maddesi şöyledir.

 “Suçluluğu hükmen sabit oluncaya kadar, kimse suçlu sayılamaz.”

Bu cümleler geçmişte “masumiyet karinesi” denilen suçsuzluk ilkesini ifade etmektedir.

KKTC Anayasasının  18/4 maddesi  farklı değildir ve şöyle demektedir.

“Bir suçtan sanık herkes, suçluluğu yasaya uygun olarak ispat edilinceye kadar suçsuz sayılır.”

Suçsuzluk ilkesi sadece Türkiye ve KKTC  Anayasalarında değil hemen tüm ülkelerin anayasalarında  ve uluslar arası insan hakları sözleşmelerinde vardır.

 Bu durumda sormamız gerekiyor.

 Hukuk ilkelerine göre suçsuz kabul edilen bir insanın yargılama süresince aylarca ve bazen yıllarca tutuklu kalması doğru olabilir mi?  Bu tutukluluk ne isim verilirse verilsin gerçekte yasaların suçsuz kabul ettiği  bir kişiye verilen ceza değil midir? Bir kişi mahkum oluncaya kadar suçsuz kabul edildiğine  göre kefaletle veya diğer önlemlerle serbest kalması ve suçlu olduğu kanıtlandıktan sonra ceza görmeye başlaması  hukuk ilkelerine daha uygun değil mi?

Suçluluğu hakkında kuvvetli belirti bulunan kişilerin tutuklu yargılanması

TC Anayasasının 19/2 maddesine göre suçluluğu hakkında kuvvetli belirti bulunan kişiler, (kaçmalarını veya delilleri karartmalarını önlemek amacıyla) tutuklanabilirler.

 Bir sanığın kaçmasını  ve delilleri karatmasını önlemek için tutuklanabileceği, hemen tüm dünya devletlerinin anayasa veya  yasalarında mevcut bir ilkedir. Bir çok kişi 19/2 maddedeki temel koşulun yani suçluluğu hakkında kuvvetli belirti bulunan kişilerin tutuklanabileceği koşulunun  da  tüm dünyada geçerli olduğunu zannetmektedir. Halbuki gerçek böyle  değildir. Bu koşul KKTC  Anayasasında olmadığı gibi  dünya ülkelerinin büyük çoğunluğunun anayasa veya yasalarında da yoktur. Daha açık bir ifade ile Anglosakson hukuk sistemini uygulayan ülkeler bu ilkeyi benimsemiş değillerdir. Bu ilke kendi içinde çelişkilidir  ve büyük adaletsizliklere neden olmaktadır.

Bir kişinin  suçluluğu hakkında kuvvetli belirti bulunmasının ne  anlama geldiğine bakalım. Bu ilkeye göre yargıç tutuklanma talebiyle önüne getirilen sanığın aleyhindeki delilleri gözden geçirecek ve sanığın söz konusu suçu işlediğine dair kuvvetli belirti görmesi halinde tutuklanmasına emir verecektir. Diğer bir ifade ile yargıç sanığın ileride mahkum olma olasılığı bulunup bulunmadığına bakacaktır. Eğer sanığın ileride mahkum olma olasılığı varsa tutuklu kalmasında sakınca görmeyecektir.

O zaman sormamız gerekiyor. İleride mahkum olma olasılığı olan bir kişinin beraat etme  olasılığı da yok mu? Hukuk ilkelerine göre bir sanığın mahkum oluncaya değin suçsuz kabul edildiğini gördük. Şu halde  bir  ceza davasında yargılanan sanık  yargılandığı süreç içinde hem yasalar tarafından suçsuz kabul edilmektedir,  hem de suçsuzluğunun  kesinleşme yani beraat etme olasılığı vardır. Bir kişinin böyle bir süreç içinde tutuklanarak ceza görmeye başlaması doğru olabilir mi?

Temel koşulun tutarsızlığı ve sakıncaları

Suçluluğa dair kuvvetli belirtiler olması koşulu teorik açıdan da tutarlı olmayıp kendi içinde  çelişkilidir. Çünkü hem bir sanığın ileride suçsuzluğunun ortaya çıkabileceğini kabul etmekte hem de  cezalandırılmasına yeşil ışık yakmaktadır. Bunun yanı sıra pratikte de büyük sakıncalar ortaya çıkarmakta ve adil yargılamaya gölge düşürmektedir.

Bir ceza davasında yargıç son kararını duruşma sonunda tarafların sundukları tüm delilleri inceledikten  ve iddialarını dinledikten sonra verir. Yapılan argümanlar ışığında yargıç  yasaları yorumlayarak yasalara yeni bir anlam vermek zorunda kalabilir. Şu halde yargılamayı yapan mahkemenin vereceği son  karara değin yargıcın  nasıl karar vereceği belli değildir. Belki de yargıcın kendisi de son güne kadar sonucun ne olacağını bilmemektedir. Yargıç lehte olan delilleri terazinin bir kefesine, aleyhte olanları diğer kefesine koyarak bir tartma işlemi gerçekleştirecektir. Suçluluğu gösteren deliller olmasına rağmen makul  şüphe yaratacak delillerin  ortaya çıkması  halinde sanığı beraat ettirecektir.

Bir yargıcın adil ve doğru karar verebilmesi için tartma işlemini ön yargısız ve özgürce yapabilmesi gerekir. Yargıç kuvvetli deliller var diye  aylarca veya yıllarca tutuklu kalan bir  sanığın davasında özgür bir yargılama yapabilir mi? Böyle bir davada yargıç sanığı beraat ettirme mi yoksa  mahkum edip  mahkemenin  önyargısının doğru olduğunu  kanıtlama eğilimi içinde mi olacaktır? İlk aşamada verilen tutuklu yargılama emri dava sonunda verilen kararı da etkileyecek ve bu karara gölge düşürecek değil mi?

Kontinental ve Anglosakson sistemlerin farkı

TC Anayasasının 19/2 maddesinde yer alan ilke Türk ceza usul yasalarında ufak değişikliklerle tekrarlanmaktadır. Aynı ilke Türkiye’nin ceza ve ceza usul yasalarını aldığı İtalya ve Almanya’da da vardır. İncelediğimiz zaman bu beğenmediğimiz ve eleştirdiğimiz  ilkenin aslında Türkiye’ye veya  her hangi bir ülkeye ait  olmayıp  Kontinental sisteme ait bir ilke olduğunu  görürüz. Dünyada Kontinental sistemden farklı olarak uygulanan bir de Anglosakson sistem vardır. Acaba Anglosakson sistemin tutukluluğa ilişkin benimsediği ilke nedir? 

Uluslararası hukuk toplantılarında Kontinental ve  Anglosakson sistemde yetişen ve bu sistemlerden birini uygulayan hukukçuların diğer sistemi tanımadıkları gerçeği ile karşı karşıya kalıyoruz. Dünya Basın Konseyleri Birliğini yöneten hukukçular Anglosakson sistem içinde yetiştikleri için Türkiye’deki durumu anlamıyorlar ve Türk insanının karakterinden kaynaklanan hukuk dışı ve insanlık dışı bir durumla karşı karşıya  olduklarını düşünüyorlar.

Türkiye’deki yargıçlar ise dünyanın bir çok ülkesinde uygulanan Anglosakson sistemde bir sanığın ne kadar ender hallerde tutuklandığının farkında değildirler. Genellikle hemen her suçlunun belirlenen günde mahkemeye gelmesi için önlem alındıktan sonra serbest kaldığını ve sanık serbestken duruşma yapıldığını bilmiyorlar. Bu nedenle tutuklu yargılama konusunda Türkiye’nin kara listenin başında yer almasına ve saygınlığına gölge düşmesine fırsat veriyorlar.

Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi kararları

Birçok kişi Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (AİHM)  nin tutuklulukla ilgili kararlarının adil olduğunu ve Türkiye’deki tutuklama sorununun çözülmesine katkıda bulunacağını zannetmektedir. Acaba bu görüş doğru mu?

Her şeyden önce AİHM  kararlarını sürekli izleyen hukukçular bu kararların  ne kadar büyük çelişkiler ve tutarsızlıklar içerdiğini bilmektedirler. Bu mahkemenin gerçek bir yargı organı değil  yarı siyasi bir kuruluş olduğunu düşünenler de vardır.

 AİHM   Avrupa Konseyine üye devletlerin mahkemelerinde verilen kararların Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesine uygun olup olmadığını denetleyen bir mahkemedir. Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesinin tutukluluk konusunda benimsediği ölçü ise çok  genel ve belirsiz bir ölçüdür. Bu ölçüye göre tutukluluğun “makul olması” ve “makul bir süreyi geçmemesi” halinde insan haklarına aykırılık yoktur. Acaba tutuklulukta makul olan ve makul olmayan süreleri  ayıran sınır nerededir ?

Doğal olarak Mahkeme tüm üye devletlere  uygun orta bir yol bulmaya çalışmaktadır. Bu nedenle sadece aşırıya kaçan sıra dışı tutuklamaları önlemeye  çalışmaktadır. Diğer bir ifade ile üye devletlerdeki tutuklamaları tahammül edilebilecek  bir sınıra çekme çabası içindedir.

Dünya Basın Konseyleri Birliği toplantılarında Türkiye’deki tutukluluk olaylarını tartışan bizlerin AİHM  kararlarında bir ümit ışığı görmemiz  söz konusu  değildir. Çünkü bizim isteğimiz Türkiye hukuk sisteminin  tahammül edilebilecek bir sınıra çekilmesi değil dünyaya örnek olacak en adil sistemlerden biri haline gelmesidir.

Yazı dizisinin yarınki bölümünde Türkiye yargısının uluslararası platformlarda çok ağır şekilde suçlanmasının nasıl önlenebileceğini ve örnek bir yargı oluşturmak için neler yapılması gerektiğini incelemeye başlayacağız. Bunun için dünyadaki hukuk sistemlerini öğrenmeye çalışacağız. 

Avatar
Adınız
Yorum Gönder
Kalan Karakter:
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.

banner5

banner31