Cumartesi sabahı niyetim, Yeşilırmak’a gidip, denize girmekti… Ayıptır söylemesi, bu yıl daha denize girmedim ben… Eşim, bin türlü bahane bulup, itiraz etti… Evden çıkmak istemiyor, belli… Ben de huysuzluk krizime girip, “ İyi, gitmeyelim o zaman” dedim, suratımı asıp oturdum…

Öğleden sonra, malûm haber, telefonla geldi… Yeşilyurt’tan arayan bir arkadaşımız, “ Küller buraya kadar geliyor, sizin durumunuz ne?” deyince, bizde şafak attı… “Ne oluyor, arkadaş?”

Yeşilırmak’ın bir daha yanmaya başladığını, böylece öğrendik!

Köy şimdilik “kurtuldu”, Tanrı’ya şükür… Acaba kurtuldu mu? Bu da ayrıca sorulması gereken bir sorudur. Çevresi yanınca, örneğin Erson Hoca’nın Organik Çiftliği’nin bir anlamı kalıyor mu? Tepede, eşimin dayısının evi var… Yenge, kızlar, damatlar, torunlar güya tatildeydiler… Ev kurtuldu, çevresi yandı… Ne tatil ama! O çocuklar bir daha Kıbrıs’a gelmezlerse, gel de suçla ondan sonra! Oturduğumuz yerden, çiftlikteki Nursel hanım ile çocukların korkusunu içtik! O da eşimin akrabası… Daha iki hafta önce yanındaydık… Telefonla da ulaşılamıyordu…

Yücel Asya, iş makinaları ile yangını söndürme peşinde dağlardaydı… Eşinin facebook’a attığı mesajlarla durumu takip etmeye çalıştık… Huriye yenge, “Evde nefes alamıyoruz” dedi… Sağlığından korkuya kapıldık…  “ Alevler Yıldız Bey’in evine ulaştı” haberi geldiğinde, eşime “ Muhtar Avustralya’dan döndü mü?” dedim… Eniştesidir… Bilmiyordu… Yeğeni Ercan, Orman Dairesinde mühendistir… Dağlarda idi… Endişe içinde bekledik… Emekli bir tarih öğretmeni olan muhtarı aradı gözlerim canlı yayında… Daha birkaç hafta önce muhtarlığın avlusunda yaptığımız tarih sohbetini düşünerek… Dağlardaydı… Alevler arasında… Neden sonra göründü, yorgun ve aydınlık yüzüyle…

Eşim “İyi ki gitmedik bugün”dedi bana, “yoksa sen de şimdi bir dağda koşturmaya gidecektin…” O gücü bulur muydum, bilmem… Ama bu sabah, köyden “Gel” diye çağırınca bacanak, “ Hiç gelmek istemiyorum… O güzelim dağları bir enkaz halinde bir daha görmeye dayanır mıyım? Cesaret edemiyorum…” dedim…  Kapkara… Onbeş yıl önce yandığında, içim de kömür kesmişti o adanın en güzel sarısının karanlığa dönmesi karşısında… Bir defa daha yeşerdiğini görmeye bu defa ömrüm yeter mi? Bilemem… Nalet olsun… Nalet olsun yüzümüze suratımıza… Her türlü paradigmamıza nalet olsun… Bütün lâfazanlıklarımıza, bin defa nalet olsun… Garagözlüklerimize, soytarılıklarımıza… Yazılarımıza, demeçlerimize, savunmalarımıza, mahanalarımıza… Hakketmediğimiz bir toprağa duyduğumuzu iddia ettiğimiz, sevgiye…

Bir zamanlar yabancı bir arkadaşımı köye götürdüğümde, “I feel myself in an American movie…” demişti… Üstünden biz o filmi ikinci defadır ki yakıyoruz… Dünyaya konuşmaya yüzümüz yok! Kendimizden de utanmıyoruz…

Nigâr, “ Nasılsa görmeyecek misin? Gel bugünden gör…” diye haber yolladı… Gidiyorum… Enkazı görmeye… Hakketmediğimiz bu memleketin hayatım boyunca belki yüzüncü defa insan eliyle nasıl katledildiğini görüp, kendimden utanmaya gidiyorum…

Yeşilırmak’a gidiyorum…

Avatar
Adınız
Yorum Gönder
Kalan Karakter:
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.

banner5

banner31