Topu topu iki gün kaldım bu sefer.

Daha önce gezmediğim, gitmediğim köylere gittim.

Tanımadığım insanlarla konuştum.

Sanki kırk yıldır beraberdik.

Sanki hep oturup sohbet ederdik.

Tarihimiz boyunca yabancı olamadık zaten.

Gerek yurtiçi, gerek yurtdışında kiminle karşılaşsak sarıldık.

Kaybettiğimi sandığım Kıbrıslılar hala oradalar.

Mücadelelerine devam ediyorlar.

İşlerinde, tarlalarında çalışmaya, ayakta kalmaya devam ediyorlar.

Eskiden, “hayatta kalma” derdimiz vardı.

Çetecilerin baskınlarından…

Kuyulara atılmaktan…

Bir yerlerde birden kaybolmaktan…

Bir sürü olumsuzluktan korkardık.

Saklanırdık.

Saklana saklana iş yapardık.

Bir tarafta EOKA belası, bir tarafta her an vatan haini damgası yapıştırıp gerekli cezayı verecek TMT.

İki pres arasında sıkışmış, oradan nasıl çıkarım derdiyle bir şeyler yapmaya çalışırdı Kıbrıslı…

Şimdi kurtuldum diye yerinden kaçtığı veya kaçmayıp kaldığı bu yerlerde “tutunma kavgası” veriyor.

Bel ağrısı çekenin diz ağrısının bel ağrısı geçene kadar kaybolması gibi.

Kaderi bu.

Bir beladan kurtulmak başka bir belanın sırasını girmesi demektir bu yerde.

Nasıl bir coğrafya burası…

Nasıl bir yaşam…

İki gün kaldım.

Çok şeyler gördüm.

Kötülükleri, iyilikleri fark ettim.

İyi olan taraf, hala bitmemiş ve tabağın dibinde kalmış ekmek mayası gibi ulandıkça büyümeye hazır duruyor oluşumuz.

Kötü olan taraflar ise çok canımı sıktılar.

Birincisi yollar…

Olmadık yerlere duble yapıyorlar.

Hükümetten birisine sordum.

-UBP zamanında başladı, dedi…

-Durdurun, dedim.

-Nasıl, dedi.

-Memleketi kaybediyoruz dedim…

Üzgün baktı.

İkincisi dağlar…

Dıştan bakıp “ah” çektiğimiz dağların görünmeyen yüzünde çok tahribat var.

Adamlar keselerini doldururlarken memleketin içini boşaltıyorlar.

Bir şeyler yapmalı ama nasıl?

Cevap verebilecekler ortada yok.

Çevre diye yabancı ülkeden birisini bakan yaptılar…

O da haliyle kendi ülkesini düşünüyordur.

Üçüncüsü ise kötü niyet…

Birebir şahit oldum.

Biliyorduk ama bu kadarını tahmin edemiyorduk.

Otel ismi şart değil.

Orada çalışan iki kişiye rastladım.

Ellerinde çeşitli sebze tohumları poşetleri…

-Bu ne, dedim.

Patronları sipariş vermiş.

Ekeceklermiş.

Hem de otelin arazisine.

-Kaç dönüm var ki binlerce tohumlasınız, diye sordum.

-Ohoooo dediler…

Çok dönüm arazi varmış TC’li firmanın elinde.

Yüzlerce dönüm araziye otelin tüm ihtiyaçlarını giderecek kadar sebze ekiyorlarmış.

Ekenler TC’li, çalışanlar TC’li, patron TC’li…

Gelen para haliyle TC’ye…

Ancak ekilen toprak bizim.

Çok şeyler gördüm iki günde.

Kahroldum.

Avatar
Adınız
Yorum Gönder
Kalan Karakter:
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.

banner5

banner31