Perşembe günkü Milliyet’te, Güneri Civaoğlu köşesinde bir hatıra anlatıyordu:
“Kıbrıs bunalımının “tavan” yaptığı sıralarda bana dönemin Dışişleri Bakanı Feridun Cemal Erkin’le konuşmak ve bir Kıbrıs yazısı görevi verilmişti.

Erkin beni Dışişleri konutunda kabul etti. Kıbrıs Rumlarına ve Atina’ya verdi veriştirdi.
“Türkiye’deki Rumların da Yunanistan’a gitmelerini zorlamak gerektiğini” söyledi.

Zaten Ankara’daki hükümetin yaptığı bu değil miydi?

Konuşmamız bittikten sonra konutun (o zamanki adıyla Hariciye Köşkü’nün) “Limonluk” diye adlandırılan camlarla kaplı kış bahçesine davet etti.

“Birer viski içelim” dedi ve sözün devamını şöyle getirdi:

“Şimdiye kadar resmi devlet politikasını anlattım. Bir de kişisel görüşümü dinleyin...”

Söylemi hâlâ kulaklarımda:

“Genç adam, Rumları göndermek doğru politika değil. Bu ülkede ne kadar çok farklı etnik ve dini vatandaş olursa dünyada o kadar yaygın avukatlarımız olur. Onların sınırlarımız dışındaki akrabaları Türkiye’ye zarar gelmemesi için çaba gösterir. Ayrıca hislerimi de açayım. Bir ada vapuruna bindiğinde eğer Rumca sesler yoksa, Ermeni ve Yahudi lehçesiyle konuşmalar kulağa gelmiyorsa İstanbul yavanlaşır. Mesela Semerkant gibi bir şehir olur.

Sizin nesil bunu engellemeli. İstanbul’un cıvıl cıvıl renklerini korumalı.”

Aynı şeyleri, birkaç defa yazdığımı hatırlarım! Şişli Eksercioğlu Sokak’taki öğrenci evimizde, bir bayram sabahı çalan kapımızı, elinde bir tepsi baklava ile  “Gurbettesiniz be çocuklar, ablanız size baklava açtı, bayramınız mübarek olsun” diyerek oturma odamıza dalan alt komşumuz, Ermeni Aleks abiyi… 

Kadavra’da Türkiyeli bir arkadaşa Kıbrıs meselesini anlatırken, bizim de sütten çıkan ak kaşık olmadığımızı söylememi işiten Anatomi hocalarımızdan Rum Yanni Hoca’nın, işaret parmağı ile böğrümü dürtüp, “Derse bak! 

Politika yapmak, hele politikacıları eleştirmek seni kurtarmaz…” demesini… Yazdım birkaç defa… 

Musevi Fizyopatoloji hocalarımızdan birinin, karşısında sınava girince titremeye başlayan, Suriyeli Arap arkadaşımıza, “ Oğlum, sınava konsantre ol! Burası Golan Tepeleri değil, İstanbul! Kendini nerde sanıyorsun? 

Mekteb-i Tıbbıye-i Şahane’desin… Sen buranın öğrencisisin, ben de hocası! Kimliğimizin diğer yönleri, burada geçmez!” demesini, yazdım mı bilmem…

Ama ben, “ada vapuruna” girince, Rumca konuşulan günleri de yaşadım; Rumlar’ın kelaynak kuşlarına döndüğü zamanları da İstanbul’da… 

Ermeniler zaten bir evvelden kendilerini gizlemeye çalışırlardı ama Museviler’in seslerini kısıp İsrail’e göçmelerini hissetmedim doğrusu! Ansızın fark ettim… 

İstanbul, bir ummandır… Osmanlı olsun ya da olmasın fark etmez, Sibirya’dan Nijer’e; 
Sincan’dan Viyana’ya kadar olan dünyanın, merkezidir! 

Bugün dahi sokaklarında gezen kalabalığa bakar bunun gerçek olduğunu görürsünüz…  O bakımdan bir Semerkant olmaz, olmadı da… 

Ama Rumlar, Ermeniler ve Museviler olmadan, İstanbul eksiktir… Keşke Kıbrıs’ın bedeli olarak algılanmasaydı 1964’lerde…

Feridun Cemal Erkin de benim gibi düşünüyormuş meğer! Buyrun…

Avatar
Adınız
Yorum Gönder
Kalan Karakter:
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.

banner5

banner31