Tülin Berova yazdı…
Dışişleri Bakanı Hakan Fidan’ın Kıbrıs konusunda yaptığı son açıklamalar, adada yıllardır görmezden gelinen gerçekleri bir kez daha açık biçimde ortaya koydu. Kıbrıs Türk halkının haklarını tanımayan Rum yönetiminin, 1960 yılında kurulan ortaklık devletinin tek sahibi gibi kabul edilemeyeceğini belirten Fidan, Türkiye’nin kararlı duruşunu güçlü ifadelerle anlattı.
Kıbrıs Türk halkı bu adanın ortağıdır. Egemen eşitliği, bağımsızlığı ve kendi geleceğini belirleme hakkı hiçbir siyasi hesabın gölgesinde bırakılamaz. Rum tarafının eşit yetkiyi, refahı ve devlet yönetimini paylaşmaya yanaşmadığı, yarım asrı aşan müzakere süreçlerinde defalarca görülmüştür. Annan Planı’ndan Crans-Montana’ya kadar uzanan süreçler, çözümü reddeden tarafın kim olduğunu da açıkça göstermiştir.
Buna rağmen tüketilmiş federal çözüm modellerini yeniden gündeme taşımak, geçmişte yaşanan hayal kırıklıklarını topluma bir kez daha yaşatmaktan başka bir sonuç doğurmayacaktır. Adada iki ayrı halkın, iki ayrı demokrasinin ve iki ayrı devlet yapısının bulunduğu gerçeği artık kabul edilmelidir. İki devletli çözüm, geçici bir siyasi söylem değildir. Bu model, sahadaki gerçeklerin ve Kıbrıs Türk halkının özden gelen haklarının doğal sonucudur.
Türk askerinin adadaki varlığı da barışın ve güvenliğin temel güvencesidir. Elli yılı aşkın süredir devam eden huzur ortamı, bu güvence sayesinde korunmaktadır. Geçmişin acı tecrübelerini yaşayan bir toplumdan, kendi güvenliğini yalnızca karşı tarafın iyi niyetine teslim etmesi beklenemez.
Sayın Hakan Fidan’ın açıklamalarından çıkarılması gereken bir başka önemli sonuç da istikrarın değeridir. Kıbrıs politikasında Türkiye Cumhuriyeti ile uyum içinde yürütülen kararlı çizginin korunması, KKTC’nin iç siyasi yapısında da güçlü ve istikrarlı bir yönetimi gerekli kılmaktadır. Ülke yönetiminde istikrar, sorunların bulunmadığı anlamına gelmez. İstikrar, sorunların çözülmesi için başlatılan çalışmaların yarım bırakılmaması anlamına gelir.
Vatandaşın hayat pahalılığı, sağlık, ulaşım ve kamu hizmetleri konusunda beklentileri elbette vardır. Bu beklentiler küçümsenemez. Ancak her sorunun yalnızca yönetim değişikliğiyle çözüleceğini söylemek de gerçekçi değildir. Sorunları sıralamak kolaydır. Çözümün kaynağını, takvimini ve uygulanabilir yöntemini açıklamak ciddi bir devlet anlayışı ister.
Geçmişte kısa ömürlü hükümetlerin ülkeye kaybettirdiği zamanı ve yarım kalan projeleri unutamayız. Her yönetim değişikliğinde öncelikler yeniden belirlenmiş, kamu düzenindeki süreklilik zarar görmüş ve ülke yeniden başlangıç noktasına taşınmıştır. Kaybedilen yalnızca zaman olmamıştır. Devlete duyulan güven ve geleceğe ilişkin öngörü de bu süreçlerden etkilenmiştir.
Değişim sözü verenlerin vaatleri kadar geçmişte yaptıkları da değerlendirilmelidir. Ülkenin geleceği, denenmiş başarısız çözüm modellerine ve kaynağı açıklanmayan sözlere teslim edilemez. Vatandaş kararını yalnızca yaşadığı sıkıntılara göre değil, karşısına çıkarılan seçeneğin güvenilirliğini de ölçerek vermelidir.
Kıbrıs konusunda da ülke yönetiminde de ihtiyaç duyduğumuz temel unsur istikrardır. Gerçeği görmek, kazanımları korumak ve geleceği güvenle kurmak zorundayız. Sonradan gelenin gideni arattığını söylemek yerine, bugün sahip olduğumuz istikrarın değerini zamanında bilmeliyiz. İstikametimiz, kararsızlık ve belirsizlik değil, güven veren istikrar olmalıdır.