Geçen hafta, İstanbul’dan gelen son kitabımı almak için, Khora Kitabevi’ne uğradım… Sanki de akşam yaşayacaklarımın habercisi imiş gibi, karşıma Ahmet Ömer çıktı…

“Yorgun görünüyorsun” dedi…

“ Yorgunum… Kafam o kadar yüklü ki! Herhalde bedenime aksediyor, yüzümden belli oluyor!”

“Ben kendimi organik tarıma vurdum… Bul kafanı boşaltacak bir şeyler… Dinç ol, diri ol! Sen sanma ki yapılacak işler bitti…” dedi…

TV dizisi seyretmem… Horlarım da dizileri, bilirsiniz… Akşam eve geldiğimde, bizim dönemi de konu eden bir dizi var, eşim onu seyrediyor… Oturdum, düşünmediğimi sanarak, ekrana bakıyorum. Bir devrimci çocuk var, arkadaşı öldürülmüş! Tabanca belinde vuranı arıyor, bulduğu yerde öldürecek! Bir de devrimci “abi”! “Yapma, devrim silahla olmaz! Yenilirsin…” diyen… Ama kendinin de silahı var! Biz, “abiden” yanaydık… “Abi” gibi yaşadık…

Meğer ben ekrana bakarken, düşünmeye başlamışım…

Sonra o sahne geldi: Devrimci abi ile devrimci çocuk, bir portakal sandığını ters çevirip üzerine gazete yaymışlar, tüp gazda çay demleniyor… Sandığın üzerinde iki bardak çay, bir ekmek, birkaç siyah zeytin! Devrimi konuşuyorlar! Çocuk soruyor:

“Sende de silah var ve kullandın ama abi…”

“Abi” cevap veriyor:

“İnsan, bir başka insana silah çekmez! O anda biz, insan olmaktan çıkmıştık! Hayvandık…”

Koptum… Otuz, kırk yıl geri gittim… Ancak, o bir dilim ekmekle, dört zeytini paylaşarak, cildler devirdiğimiz yoldaşım; anlardı nerelere “uçtuğumu”? Çayın kekre tadını hissettim… Zeytinin acısını alan beyaz ekmeğin kokusunu… Demliğin buharı, gene sarhoş etti beni o zamanki gibi… Belimde, çıplak etimin sıcağına temas etmekten, soğuk demiri ısınan Vizör tabancamı aldım elime gene… Hani Zonguldak Yurdu’ndan adaşımın, ödünç alıp, polise yakalattığı… Che gibi bere giyer, attığını da vururdu ama bizim silah “temiz”di… Kimseyi vurmadık! Sağa sola da sıkmadık, kafamız bozuldu diye… Altı ayla “yırttı”…

Kıbrıs ve Gençlik’i katlarken söylenen, Banyera Roza marşını hatırladım… Mehmet’in gülen gözlerini, Muharrem’in ciddi ciddi sorduğu soruları, Sadık’ın yanağındaki beni… İsmail’in ciddi kaşlarını, o kendini bilir, bir başkasının şaka eder gibi silah çekmesini, Aycan’ın botlarını…

Filmdeki çocuk gibi, Mehmet’in katledilmesinde adı geçen Nuh Semiz denilen adamı, o zamanlar yakalasaydık, acaba o silahı kullanır mıydım, diye düşündüm… Dizideki çocuk, kullanamadı! Acaba, ben ne halt ederdim? Bilemedim… Göğsümü bir şeyler sıktı…

Afakan bastı… Mutfağa kaçtım… Çay demleyip, dört zeytin aramak üzere…

Eşim, bir şeyler olduğunu sezdi; arkamdan geldiğinde, neden ağladığımı sordu! “Siz yaşamadınız, anlamanız zor” dedim ama anlattım… “Değdi mi?” dedi… Değdi… Gene hayata gelsem, gene böyle yaşardım… Değdi! Hem de nasıl?

Nazım Hikmet, ünlü şiirinde, “Yüreğimdeki bu arteryo skleroz, işte bundandır, doktor” der…

Hiç hakketmediğim horlanmalara, dünyada düşünmediğim suçlamalara…

Kimseye anlatamadığım öfkelenmelere, kör kuruşun hesaplarını sormalara kalktığımda

Haksızlıklara kırılmalara, kırmalara, hayal kırıklıklarına, istiskallere, dayanıyorsam eğer…

Gücüm işte bundan gelir sevgili yoldaş…

Demli çay kokusu ile dört zeytinin hatırına…

“Kalbimin yarısı doktor, Çin’de Sarı Nehre doğru yürüyor,

Öteki yarısı, Yunanistan’da kurşuna diziliyor, her sabah…”

İyi ol… Hastalık adının yanına yakışmıyor…
 

Avatar
Adınız
Yorum Gönder
Kalan Karakter:
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.

banner5

banner31