KARIN AĞRISI ÖYKÜLER

            I.

            Karnım ağrıyor, dedi. Köşedeki bakkala girip iki şişe şarap alarak belki bu karın ağrısına çözüm bulur diye düşündü. Bakkal, iki şişe şarabı tek bir poşete koyarak verdi. Aynı poşetin içine iki paket de sigara istiflendi. Bir elde iki şişe şarap iki paket sigara içinde bir poşet ve diğer elde karnı ağrıyan bir el tutularak yola devam edildi. Belki deniz kıyısı iyi gelir dedi. Ne bileyim, neden böyle oldum ben. Cümle belli ki içmeye keyiflenmişti. Sıcak değildi, ama soğuk da değildi, biraz akşamüstü oluyordu, ve üşümeyi bilmeyen bir poşet ve elleri arasına sıkışmış bir renk cümbüşü vardı. Bir karın, mecalsiz anlamsız ağrıyordu.

            Ne yemiş olabilir düşüncesi peyda oldu. Bu peyda bizim çocuğumuz olamaz, çünkü öyle bir karındaşlığımız yok, berbat bir kokusu var gözlerinin. Öyle incindiğinde iki gözünü yatıracak yer bulamıyordu ki pat diye içine düşüyordu yanındakinin. Öyle ağrıyan bir eve girdiler, keşke kusabilsen dedi ikisinden biri.

            Bir sigara yaktı, çok tertemiz: kül tablası söndürecek kadar beklemeye tahammül bir yangınla…

            Öyle uzun ve uzun kustu ki, bir ara korktular ve dediler ki;

            Kalbin yerinde mi?

           

            II.

            Gözlerim sana bakıyor işte daha neyi soruyorsun dedi. Bilmiyorum, bazen gözlerin çok bana bakıyor, yansız kalıyorum. Şarap içer miyiz dedi. Kırmızı mı, evet dedi, şimdi saat üstü bir pilaki gece, neyi düşünsek istifra edeceğiz, düşünmemelisin.

            Çok çocuğumuz oldu, gözlerini düşündükçe, ve çoğunu kürtajla aldırdım bazı geceler, senin yanındayken senin gözlerini senden almak ve hep uzak düşmesi gözlerinin, rahimsiz ve allahsız bir yere düşmesi gözlerinin, tıpkı o gün, o filmde, o adamın dediği gibi ve bir gün yalnızca ikimizin, bunu hatırlayacağı yahut hiç hatırlamayacağı bişey. Gözlerin vasıtasıyla yara bandı taşıyan şarap şişeleri. Kırılmış şişeler gözlerinde. Keşke bazen, hiç mi bana bakmasaydın?

            Sevişmeli miyiz her şarap seven gecenin sonunda. Aşkın kırmızısını bozmaktır, sen ne zaman gözlerini kapasan sevişiyoruz zaten. Erken mi düştük bir yatağın içine. Poşetleri sabaha toplarız, bırak dağınık kalsın şarap, ki zaten önlüklü bir ilkbahar yalanı ağızdaki cümleler ve senin dondurmayı çok sevmen aslında filmin sonu için gerekli olan harika bir sahneydi.

            Çikolatalı. Sade değil, sade çikolatalı. Esmerleşeceksin, bu kadar kara tonda dondurma yememelisin.

            Bu bakkalın poşeti mi yok yoksa şaraptan verip poşetten mi kısıyor bir poşet eksik zengin olunmaz ki, esnaf kurnazlığı da mı bir meslek?

            Çok konuşuyorsun sevgilim, çok.

           

III.

            Çok konuşuyorsun ve artık ne konuştuğunu dinlemiyorum. Ama. Bir günden ibaret değil ki başka bir zaman. Çünkü sen çokça evvel ve zahir zaman öyle bakmıyordun. Diyorken. Şimdi gözlerin, biliyor musun, aynayı bile kırar şu duruşuna, şu sözüne, ama insan, nasıl kırılmıyor, insan yanılsamasız bir yalnızlıktan ve kim vurgu’ya gitmekten ibaret.

            Hayır, dondurma yemeyeceğim. Bilmiyorum, üzülmüş gibi numara yapan bir karın ağrısı yapıyor bende artık. Seninle hiç çocuğumuz olmayacak biliyor musun, sen dondurma diye yedin bütün çocuklarımızı. Gözlerin, düşürdü karnından, bizim bütün zamanlarımız karnında bir ağrı. Evet, sürekli zihninden konuşuyor. Ama yalnız ben değil ki.  Sen de değil ki. Şimdi herkes böyle konuşmayı seviyor. Çünkü dinlemek, konuşmaktan daha marifetli ve insan zihni için pahalı. Biliyor musun, bizim yüzyılımızda, çok satan arabalar, ve bir türlü listelerden düşmeyen şarkılar ve sinemada seyirci rekoru kıran aşk filmleri ve berbat derecede berbat olan şakalar ve lüzumsuz insan giysileri markalı, abiyeli ve tuvalet gibi hepsi öyle pis kokuyor ki, bunlar pahalı değil, bizim yüzyılımızda en pahalı şey aşk. Hiçbir yerden alamıyorsun ve artık hiç kimseye satamıyorsun. İkircikli bir şarap hüznü sanki, şimdi nereye dökülse illa ki üstümüze dökülecek, neden kıskandırıyorsun aklını?

            Ben gitmek istiyorum artık. Yalnızca gitmek.

            Yıkıldı biliyorsun sonra orası. Bir daha da kimse dondurma pişirmedi orada. Sesin kaldı, az buçuk ve kısık. Gözlüklerinin arkasında kaldı saçların. Ben bir daha göremedim gözlerini. Saçlarınla konuştum. Ve hala yankıymış biliyor musun, bazen orada, buradan bilmem kaç milyon yıl evvel, bir bağırtı geldi geçti diyorlarmış. Ama hadiseyi gören kimse yokmuş, ne hadise be.

           

            IV.

            Bu hadise ki, hayatımın manşetidir, ama hiç düşmedi gastelerin birinci sayfasına, bazen gasteler de haybeye mi çıkıyor nedir, yazmadı ibne basın. Yazmazlar da zira.

 

            V.

            Yazmazlar da zira, bir gün yazarsın diye ellerimden korkuyordun, oysa ben daha çok ellerinden korkuyordum. İkimiz de haklıymışız bak. Korktuklarımız başımıza geldi. Fakat, başımız hiç gövdesinde durmadı. İçler acısıdır ve üçüncü sayfalarda böyle tendon aşklara rastlanmaz. Karın ağrıtmaz.

 

           

 

VI.

            Karnı ağrıdı. Kimse bakkala gitmedi. Poşet zaten oldukça lüzumsuz olurdu. Olay içinde ve gerisinde ve sonrasında şaraba da rastlanmadı. Birisi bir içinden geçti. Kustu. Ama güldüğü de görülmedi. Gözleri çok başka yerdeydi. O da bilmiyordu. Zaten artık bildiklerini de yalnızca o biliyordu, gerisi hatırlanmaz bir hatır. Bütün yaşananlar ıskarta. Ve çok soğuk bir telefon konuşması.  Ben başkasını seviyorum, anne. Kimin kızı lan bu. Bilmiyorum, tokasını kaybetmiş bir şarap şişesinin karın ağrısından sonra gelen, küçük bir hediye. Ama senin değil. Büyüyor zamanla, zaman. Zamanın karnı şişiyor, çok dondurma yememekten hamile. Hamiline bir hamilelik, hamili yakınımızdır.  

 

KARIN ŞİŞİRTEN ÖYKÜLER

            I.

            Karnı şişiyordu. Ne yediyse artık nerden çıktı bu şişmanlık. Şimdi ellerin falan da şişmiştir senin, parmak uçların büyümüştür, sen şimdi yere de basamıyorsundur. Ama güzelsindir galiba, güzel misindir, içinde iki kere sana benzeyen bir gülümsemeyle, herhalde güzelsindir.

            Yalnız kalalım ikimiz. Bir üçüncü için o kadar kalabalık olsun ama yalnızlığımız. Sen bu kez gül değil de kendini getir ve ben sana gül getirmediğin için bu kez kızmayayım. Bizden başka herkes sanki dilini bile bilmediğimiz aksanına aksak kaldığımız öyle topal bir lehçeyle çat-pat seveceğimiz şeyler olsa. Yalnızca bizim, öyle birlikte kurduğumuz bir anadilimiz olsa, ama öyle ana olsa ki, hiçbir dile benzemese.

            Karnımı tutuyorum, ve bugün hiç dondurma yemiyorum.

            Şehirden düşmüş bir karnı taşıyorum sanki ve yürüdüğüm bütün yolları kusuyorum resmime. İnsanın en sevimli bebeği, her zaman hatıralarıdır, dedi, bir anne, o da karnında öldürdü, kendini.

            Şimdi bu ayıcık var ya. Hayır, bence, tamamen bir ayı bu ve cık asla hak etmiyor. Ama baksana ne kadar sevimli duruyor. Tamam, işte, sevimli dursun diye böyle yapmışlar yoksa aslı asla böyle değildir. Çok konuşuyorsun. Sen de çok abartıyorsun. O zaman neden aldın bana bunu. Çok sevimli duracağını biliyordum. Ondan çok, sen onun sevimli duruşuna bakarken daha sevimli olacaksın, onu biliyordum. Benimkisi ayı süsüne verilmiş bir sevimlilikle senin yüzündeki görmekti. Çok da yalancısın. Ayıcık kadar değil ama. Bu ayıcık bebeğimiz olsun mu? Ayılık yapıyorsun ama. Of.

            Of. Karnından konuşan yürüyüşler. Ve bilirsin, eğer ellere bıraksak ağzımızdan daha güzel ve manalı konuşurdu, eller. Ve eller, bazen uzaklıktır, çok ve yabancılık, yani artık en uzakta olana verilen unutkanlık şemsiyesi. Yağmuru kimse sevmiyor aslında ama her aşkın içine –bok gibi- bir kere yağdırıyoruz. Niye ıslansın ki, of.

            Bu karın sonra, inecek mi? Bu karın, ama artık karın değil.

            Kancasız bir yerde döküldü yere göbek bağımız.

 

            II.

            Göbek bağını kesiyorlar. Artık karnına yalan söylemeyi de kesebilirsin. İçinde artık hiçbir ses kalmadı, onları şarkı yapabilirsin. Duvarın dibine indiğinde, tırtıklı ve battığında iğne gibi acıtan duvara, ama acıtmıyordu hani, dudağın seviyordu iğneleri, kulağına fısıldayabilirsin, şimdi –evet tam da burada- ismini.

            Bukalemun olsun mu bütün verilmiş sözlerin miladı.

 

            III.

            …Hala diye başlıyordu şarkı milattan önce. Hala. Kurtulabilsem. Avutabilsem. Bunu da çalmıyorlar artık hırsızların melodisizliğinde…

 

            IV.

            Sessizliğin sesi yok. Yalan. Hiçbir şeye üzülmüyor sonra. Ve herkesle ve her şeyle dalga geçer bir dalgalı parçalı bulutlu bir yere varıyor. Ne kaldı ki.

 

            V.

            Sen. Ondan da gözlerini kırpışın ve benim bunu hiç hatırlayamayışım.

 

            VI.

            Benim unutkanlığımda senin yalanların var.

 

            VII.

            Yalanlarında hep bir üzülme payı var. Sonrasında bir panjurun açılıp kapanma sesi var. Ve pencereden dışarıya savrulan bir perdenin dağınıklığı var. Senin içinde benim olmayan bir karın şişkinliği var. Öyle şişmiş ki, öğrettiğin bütün doğruların artık patlayacaklar. Sonra rüzgar çıkmış. Sen öyle anlattın. Panjur hızla kapanmış. Pencerenin camının kırılma sesi duyulmuş. Perde kornişinden ayrılmış. Güneş bile açmış. Gökyüzü görülmüş.

            Anneciğim, kapıyı kapatır mısın?

              

            VIII.

            Kapıyı kapattığında karnın konuşmaya başladı. Sen karnını kucağına aldın. Elinden tuttun. Miden de bulanmıyordu oh ne ala, ve sıcaktı, ve akşamüstüydü adam gibi, dondurma yiyebilirdin, çekinmedin de, yedin.

            Sade değil, karışıktın ama. Karnınla ne güzel konuşuyordun. Ne güzel elini tutuyordun. Ve karnın kıvırcık saçlı olmalı, hep gülebilmeli, ve tatlı sorular sormalı, hiç susmamalı, dondurmayı yerken mutlaka ağzının kenarına bulaştırmalı. Sen artık yalnız değilsin baksana.

            Senin bir karnın var. Artık üşütmesin karnın, geç de oldu, kapat geçmiş zamanların kilitlerini.

 

KARNI YARIK ÖYKÜLER

            I.

            Bu takvimde en çok yalan söylüyor sevgililer. Bişey için üzgün, ama ne için üzgün, ve sıkılganlığında kırılgan oluyor dudaklar. Çok üzgün herkes bu takvimde ve çok sıkılgan ve de mutsuz. Çünkü ortada hiçbir şey yok ve hiçbir şey yok çok fenadır, ve bu takvimde doğanlar çok fenadır. 

            Huysuzsun biliyorsun değil mi, huysuz.

            Diyelim ki uzaklara gitmemiz gerekmedi hiç. Aklımızda bir bilemedin iki şehir var ancak ve bilirsin ki ne kadar uzağa gezme diye gitsek bile aklımızda hep bir şehir kalacak. Lütfen, ayrılmayalım, kullanıma açık ve şehrin meydanında kocaman bir tabelaya asılı, yemin. Ama mutlaka gidilmesi gereken yerler yoktur bazen, ki sen henüz toprağından bağımsız çiçek açamıyorsun, ve zaten tohum seneleri insanın, bir tek sen bilemiyorsun nereye fidan olarak dikileceğini. Evet, evet, dünya çöl olmasın, insan yüreği olsa da önemli değil.

             Bu resimler, kahvenin kıytırığına gidiyordu. Kıytırıktan söylenen yalanlarına.  Bu da bir fuar, insanın gönlünün fuarı, her yıl aynı gün düzenlenecek mi, gözlerinin standında her bir yere açılmış, ne alırsan ikincisi bedava, bu aşktan yanılgıyla kurtulduk, yenilginin de hatası sayılabilir, ah sevdik ve saydık birbirimizi (bir iki üç tıp) şimdi en son moda bu, herkes bundan alıyor, bir iki ağlıyorsun, tozu mozu da kalmıyor, defosuzdur, televizyonda durmadan reklamı da yapılıyor görmüyor musun, tabi ki, baktınız beğenmiyorsunuz, iadesi de var, bir deneyiniz bakalım.

            Ben, ayrılırsan ölürsün sanmıştım. Kimse ölmedi. Hangimiz yaşamak için bu kadar yalan söylemeyi beceriyor sence.

 

            II.

            Ben.  Leş gibi kokan karnımın kokusunu sevemedim bir türlü. Yarılınca yara gibi, bir müddet sonra kapanır sanmıştım, ama açıldığıyla kaldı. Kilitsiz de meret, en azından içerden kapardık, hem kapısız hem kapasız bir şey bu. Ben, kendime, neden ben diyorum diye kendime bakıyordum ki, bir süre sonra olay yerinde benden başka kimse olmadığı ve kendimle konuştuğumu fark ettim. Bu, yarıktan da acıydı. Ne yarıktan bir acı.

            Defterinin kenarına, bir öğleden sonra, ikinci katında, pis bir izmarit dumanıyla karanlığına çirkinleşen bir yerde, şöyle yazmışsın; ‘ve sanırım susmak için bile artık konuşacağım bir şey kalmadı’. Hiçbir şey anlamamıştım ki, sen beni durmadan öptün, daha da durmadın öptün, öyle öptün ki, hiçbir şey demedik. Tamamdı ve ayrılmak için her şeyimiz hazırdı. Her ve şey yeterince ayrı duruyordu ve pek konuşmuyorduk, öpüyorduk. Yalnız dilimli bir öpücük. Öptükçe, kesiliyordu, dilim, dilin, dilimiz, dilim, dilim. Sevmek gitmektir, severken. Çok anlamsız şeyler yazıyordum o zamanlar. Konuya mı uzaktım yoksa çalışmadığım yerlerden mi soruluyordu hep, kaybediyordum. Şimdi en yanımdakini. En kendimi. En seni. Kaybediyordum. Öyle, böyle, sonra, uzak. Kendini uyuşturan bir acı, ölmeyi asla engellemeyecek olan. Sevmek, gitmemektir. Elimizde değil. Elimiz elimizdeyken kimin eli bu, kimin el yazısı. Yapacak bişey yok: en azından bişey için yapacak yok. Peki. Sonra buluşuruz. Hiç büyümeyecek miyiz?

            Büyüdü, büyük. Ellerinden öper dayısı. Şimdi ben de defterin burasına düşüyorum ( düşmek fiili) : ‘ve sanırım susmak için bile artık konuşacağım bir şey kalmadı’. Ama –fakat- ‘yazacağım’…

 

            III.

            Yaz günüydü. Bronz bir tuz gelip-gidip ağzıma vuruyordu, tam da omzunun –kemiksi bir çıkıntısı var- üstünden öpüyordum. Bir gün mutlaka omzunu bir yerine koyacağım, cümlenin. Benim omzum olduğunu nerden bileceğim? İşte, bunu aynen yazacağım.

 

            IV.

            Bütün bunları yazıyla anlatamazsın ki. Öyle bir kağıt hovardalığı yok. Anılar, ya da senin anı sandıkların, çöplüktür. Biliyor musun, karnını deldiğin için değil, çöplüğü kaldırdığın için böyle pis kokuyorsun. Göbeğin de çıkmadı içinden, kahretsin. Nereye koymuştuk göbeğini.

 

            V.

            Sevgilim, ayıcığımızı bulamıyorum, nereye atmıştık?

 

            VI.

            Delirmeden önce yapılması gereken ilk şey; insanların hepsine ‘haklısın’ demektir.  İnsanları değil, kendini atıyorsun, daha insancıldır.

 

            VII.

            Senin evinin önünde, postacı, iki güvercin, yedi adet papatya, kaldırımın üstünde bırakılmış ya da unutulmuş plastik top, boş bir sigara paketi, içinde sigara izmaritlerinin olduğu kırmızı bir kül tablası, bir defter, bir tükenmiş kalem, bulunamadı.

            Buğulu bir camı kollarıyla ovalayarak sokağa çıkmak, bulunamadı.

            Çocukların tek kale üç korner bir penaltı maçları, bulunamadı.

            Bir kamyon, eşyalarıyla devrilmedi yoldan, seyir haliyse, bulunamadı.

            Bir akşamüstü sen arandın, birkaç sayıların toplamıyla bir araya gelen rakamlardan ibaretsin bir yerden sonra, ve parmaklarının yoruculuğunu fark ediyor insan, insan parmaklarının kederliliğini, ağzın kocaman açılıyordu, kocaman ve hırçın, ve parmaklarımı ısırıyordu kocaman ağzın, ağzını telefonun içinden görüyordum, içinden bile büyüktün bütün içinde büyüttüklerimizin, büyüdü ağzın, büyüdü telefonun avizedeki ağzı, duyuldu sesin, duyuldu, bir akşamüstü sen arandın, konuşuldu, bulunamadı.

            Ne çok şey aransa da bulunmuyor artık, sende.

KARIN DEŞEN ÖYKÜLER

            I.

            Hep yalan söylediler. Şarkılarında ve filmlerinde ve yazdıklarında ve manşetlerinde. Çünkü onlara öyle inandırıldı, yoksa bu kadar yalana inanacak yalancıyı bulamayacaklardı. Önce, hepimizi yalancı yaptılar. Sonra inandıkları şeyi bize sattılar. Öyle salak ve yalnız ve yalancıydık ki, neyi verseler alacaktık, çok bir şey de vermediler, en ahmak tarafını her şeyin, süsle püsleyip verdiler, biz de aldık. Üzülmesi gerekenleri unutturdular, ağlanması gereken ne varsa yok ettiler, geriye kalanlar için koca bir bok kuyusu bıraktılar. Şimdi, dünyanın dörtte üçü bokla kaplı ve bokumuzu da bize yediriyorlar.

            Çok boktan olduğunu görmüyor musun?

           

            II.

            Kör dibine düşüyor gördüklerinin. Mosmor oluyor kör. O esnada yoldan geçmekte olan on yedi teare kırk yedi plakalı araba köre çarpar –hem de körü körüne bir çarpmayla- ve birden körün gözleri açılır.

            Hoş geldin ışık.

 

            III.

            Işığı söndürür müsün, sevmiyorum ışıkta yatmayı.

            Güneşi denizin yedi kat dibine sokuşturdular. Altı harfli başı K ile olan bulmacanın yanıtını bulamadığı için, dünyasını kararttılar dünyanın.

            Mum dediğin zaten hiçbir aşk filminde bile yakılmıyor artık. Ya da kokulu bişey oluyor işte, her şeyin kokusunu çıkartırken, mumları da yakmamak olmazdı, güneşin diyorlar, denizin yedi kat dibinde, mum sönmüş gibi kokusu geliyormuş.

            Ay, ben dede değilim ulan, ölmedim daha, ayrıca arabesk ve melodram dramlarınıza ve rakı sofralarınıza bakış olamam, yokum bu gece ve bundan sonraki geceler deyip, daha gencecikken, çok gencecikken, düşürdüler boşluğa. Düştüğü yerde kimse ay olduğuna inanmıyor ve her genç insan alay ediyormuş kendisiyle.

            Bir tek, bir sigaranın içine çekerken beliren kırmızı alevi kaldı. İçine çekilirken, eksildiğini yanarak fark ettiğin bir sigaranın hüznü her zaman adam gibi bir keder keyif gelmiştir bana. Sen sanki keyiflenirken o kederlenirmiş gibi, yavaş yavaş, aheste aheste, yanarak sona biteceğini bile bile. Hem severek, hem isteyerek hem de bilerek. Kim bilir ne acıdır bir sigara için. Tütünün insanı en sonunda öldürmesi bundan mı acaba? Ama çabuk bitti sigara. Öyle beklemeye dayanamazdı. Öyle çabuk yandı ve söndü ki kimse ışığını göremedi. Derler ki, ayın yaktığı bir sigaraymış ve denize söndürdüğünden güneşin muma karışan kokusuna benzemiş, ama kimseye, hiç kimseye inandıramamış bunu ay.

            Dünyasına küfretmiş bir bardak çayında sigarasını içen, dünya.

            III.

            Aldattım seni, hem de bir başkasını severek. Çok istedim onu, sevdim hem de. Bilmiyorum ki, böyle çok sevebilmeyi başarırken, aldatmak olur mu, bu.

            Herkes birini sevdiğinde herkesi aldatmaya başlamış olur, aldatmak değildir.

 

            IV.

            Benmişim ve hep kendimeymiş ve yalnızca kendime, belki de hiç söylemedin sen, bana duymuşum gibi geldi ya da belki de sen hep başkasına konuşuyordun, ben kendime bir hikaye yazıyordum, hiçbir vakit o hikayede olmamışız, hani ağaçta ve baharın gelmesini bekler gibi, müthiş bir telaş ve kudretle cemreleri sayan, daha çiçek açmışızdır da en fazla, meyve olmayı bekler gibi, her ışığı ve güneşi benmişim yaz sayan, yazı sayan, ama olmamış ya da daha olmamışız, o ağaçta iki dal çiçek, fakat ormanın kalabalığına karışamamışız, benmişim ve kendimeymiş ve yalnızca kendime, sen bende yahut ben sende hiç olmamışız.

            Ama sen bir kere, -yalnızca bir kere- oldun ve oldu. Ağaçta sallanmak değilmiş rüzgârına marifet, esası bir başkasının olmakmış, bak o zaman oldu, ikimizin de oldu.

            Şimdi, olduk.

            Böylesi bir kadın, böylesi bir sevmek, böylesi bir yazı, yokmuş, ben kendime benmişim, kimse düşmedi ki benim düştüğüm toprağa. Şimdi seni kimselere anlatamıyorum. Kimselere ben ya da sen diye anlatamıyorum.

            Ama oldu. Böyle bir olmak fiili, bir cümlenin sonuna, gelip kocaman oturdu.

 

            V.

            Koca kocaman seneler sonra, bir ormanın gümbürtüsüne kulağını dinleten prenses, öyle yoldan seğirten ayaklarını, ormanın içine yürüsün diye verdi. Bir sürü ses, bir evvel ki sesi, ezbere dinlettirip sonra da bastırıyordu. Seslere doğru yürüdü prenses. Ormanın içinde kaybolan yalnızca seslerdi, evine yürür gibi, sanki ayakları yolu biliyormuş da onu ‘bırak biz seni götürürüz’ diyorlardı. Hiç sesini çıkarmıyordu ayaklarına. Karıncalardan biri, ayaklarının önüne geçip, ‘dur’ dedi. ‘ bu ormanın içinden en son, bin dokuz yüz yetmiş yılında bir aile geçmişti, onlardan da bir daha haber alınamadı, bin dokuz yetmiş yılından beri kimse bu ormana girmemiştir.’ Güldü prenses, ‘ben bu hikayenin prensesiyim, baş kahramanıyım ve korku filmlerinde asla kahramanlar ölmez’ dedi. ‘Ama bu bir hikaye değil ki, gerçek’ dedi karınca. ‘Hayır’ dedi prenses, ‘baksana yazıyor işte biri’. Karıncayı ayaklarının altından iterek yürüdü ormanın içine doğru prenses. Sesler azalmaya başladı, giderek sessizlik bir ses olmaya başladı, hava karardı, bir de karanlığın sesi ses olmaya başladı. Prenses, ayaklarına doğru bakarak korkmaya başladı. Bir yaprak hışımla ayaklarına düştü, korkarak geri çekildi. Bir ışık aradı ormanın içinde. Uzakta bir yerde bir kulübe gördü. Kulübenin yanan ışığını gördü. Yavaş adımlarıyla korkarak yürüdü oraya. Kapının açık olduğunu gördü, eliyle itti, içeri girdi. Çok eski, oldukça eski, birkaç koltuk, masa ve sandalye gördü odada. Odanın duvarlarında kesik hayvan başlarının kemiklerinin asılı olduğunu gördü. Masanın üstünde yanan bir mumun verdiği ışığın odayı aydınlattığını gördü. ‘Kimse yok mu’ dedi prenses. Üst katlardan, devrilmiş bir şeyin sesini duydu. Gözlerini sese çevirdi. Ürktü. Yavaş adımlarla basamakları çıkarak yukarıya çıktı. Odanın kapısını açık gördü. Ne çok kapı ve ne çok açık dedi. Ayakları bu kez ‘gitmeyelim’ dedi. ‘gideceğiz dedi, hikaye gereği’. Kapıdan içeri girdi. Bütün ormanı çığlığı kapladı. Dört kişi, biri adam (baba olduğu sanılmakta) biri kadın (anne olduğu sanılmakta) bir küçük kız çocuğu (sekiz dokuz yaşlarında, anneyle babanın kızı sanılmakta) bir küçük oğlan çocuğu (on bir on iki yaşlarında, anneyle babanın oğlu sanılmakta), anneyle baba koltukta, bir deri bir ceset bir kemik (ağızlarının açık olduğu ayrıntısı, korktuklarının belirtisi) ölü yatmaktadırlar. Çocuk ile kız ayrı ayrı koltuklarda, bir deri bir ceset bir kemik olarak (gözlerinin açık olduğu ayrıntısı, ne olduğunu anlayamadıklarının belirtisi) ölü yatmaktadırlar. Prenses çığlıktan sonra yanlarına yanaşır. Dördünün de gözlerinden, kulaklarından, burunlarından karıncalar girip çıkmaktadırlar. Bir çığlık daha atar prenses, karıncalardan biri ayağının dibine gelir ve ‘oraya gitmemelisin demiştik, bin dokuz yüz yetmiş yılından beri, kimse buraya gidip gelemedi, bu öyle bir korku ki, kahraman bile olsan, ölürsün’ dedi. Prenses, eliyle ağzını kaparken, mum söndü, ormanın korku dolu ve uğultulu sesi arttı, her yer karanlık oldu, birden, ışıklar açıldı, güneş çıktı, mum yandı, odanın eşyaları yepisyeni ve gıcır oldu, ormanın içinden kuş sesleri, cıvıltılar gelmeye başladı, ormanın o müthiş ve ahenkli gümbürtüsü başladı, birden odanın penceresinden ışık huzmesi, güzel perdeyi aralayarak içeri girdi, yerde, bir deri bir ceset bir kemik ölü olarak prensesin yattığı görüldü. Burnundan, gözlerinden, kulaklarından karıncalar girip çıkıyordu. Diğer dördününse odada olmadığı fark edildi.

 

 

 

 

 

 

 

 Bu sayfa sana ait değildir okuyucu.

 Bu kitap da sana ait değildir okuyucu.

 Başkalarının hikayesini satın alabileceğini mi sandın? 

 Hayır okuyucu. Yanılıyorsun. Sen kitabın birinci  

 sayfasında öldürülmüştün zaten.


                    

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 


 

 

‘Alçak ceviz dalları sıva beyaz kolları

Kız nereden geleyim hep sarmışlar yolları

Salına da salına gel haydi yavrum

Dön dolaş yine bana gel…

(anlayamayacağın şeyleri okuma.)

Avatar
Adınız
Yorum Gönder
Kalan Karakter:
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.

banner5

banner31