Bir “deli Temmuz” daha geçiyor hayatımızdan...

Hem de yeni felaketler eklenerek.

Faşist Yunan darbesi, TC’nin askeri çıkarması ve Mari patlaması derken, bunların yanına birde Kuzeydeki çevre felaketi eklendi.

Gerçekten bu Temmuz çok uğursuz bir ay…

Erken seçimler ile daha da dayanılmaz bir hal alan Temmuz’a yakışan rengi ise AKSA hediye etti…   

Delik deşik ettiğimiz dağlar, kuruttuğumuz akarsular ve ağaçları yok ederek diktiğimiz betonlar yetmedi…

Üstüne birde kapkara petrol ile denizlerimizin boyanmasına tanıklık ettik.

Uzmanlar bu pisliğin yüzde 80’inin temizlenemeyeceğini söylüyor…

Saç rengini bir hafta içinde ikinci kez değiştiren İrsen Bey ise, hükümete gelince petrol dolum tesisini yapmakta kararlı olduklarını tekrarlıyor…

Artık kime ne sözler vermişse, İrsen Bey bu konuda gözlerini karartmış gibi…

Aslında bu denizi hak edenler, AKSA’yı bu ülkeye getirenler ile onunla alım garantili anlaşma imzalayanlardır…

Kendi yarattıkları bu pislikte çırpınarak yüzmeleri gerekirdi.

Güzelim sahillerimize, lüks oteller ve onların kuruluş nedenleri olan kumarhaneleri yığanda bunlar…

Ne için?

Tamamı ile kara para aklamak ve bundan bir kesimin menfaat elde etmesine olanak sağlamak için…   

Bugün yaşadığımız her felaket, 20 Temmuz 1974 sonrası kurulan bozuk düzenin eseri ve zihniyetidir...

Aslında sadece felaketlerin değil, yaşanılan tüm ahlaksızlıklarında en büyük nedeni 74 sonrası kurulan bu düzendir.

O yüzden şimdi yaşanan bu felakete neden olan AKSA şirketi ile yapılan sözleşmenin altında TC’li bir yetkilinin imzası yok diye sorumluluğu tek bir tarafa yıkamazsınız…

Kamudaki çalışma saatlerini bile kendi düzenleyen Ankara’nın, kurumlarımızın da kimlere satılacağını belirlediği bir gerçektir.

Unutmayın;  

200 bin Kıbrıslı Rum’dan kalan onca ganimet tükenirken yüzü bile kızarmayan ve üretmek için değil, tüketmek için güdülen bir toplum yaratan Ankara’dır...

Kıbrıslı Türklerin buradaki en büyük hatası ise, Türkiye’ye koşulsuz ve şartsız güvenmesidir.   

74 sonrası “iktisaden kalkındırma” adı altında adaya ilk getirilen Türkiyeli göçmenlerin bu ülkenin önemli oy potansiyeli olduğunu unutmamalıyız...

Rum’dan kalan tarlaları çalıştırılması öngörülen nüfusa devlet işi verildi...

Yanında evi, arsası ve üstelik de tarlası ile birlikte...

Elbette bu insanların suçu yok...

Aslında sadece adını duydukları ve muhtemelen yerini bile bilmedikleri bir ülkeye getirildiler.

Verilen tarlalar ve arsalar defalarca satıldı…

Ve birçok kişi hiç hak etmediği şekilde Rum mallarından zengin oldu.

Kıbrıslı Türkler ise, UBP’liler ve ötekiler diye ikiye ayrıldı...

UBP’li olanlar da bu imkanlardan yararlandı...

Gerisi ise, ya göç etmeye zorlandı, ya da ihanetle suçlandı.

UBP’li Kıbrıslılar devlet işine girdiler ve bol dağıtıldığı dönemde aldıkları maaşlarla refah içinde yaşadılar...

UBP’li olmayanlarsa, özel sektörde durmadan iş değiştirerek patronların iki dudağı arasında şekillenen yaşam sürdüler.

Devletin tüm imkanları UBP’lilerin ayaklarına serilirken, geriye kalanlar süründüler...

Zaman Temmuz 2013’ü gösterdiğinde tablo daha da vahim...

Tüketilecek ganimet kalmadığı için bu bahsettiğim kesim bir birini yemeye başladı…

O yüzden şuan ki en büyük korkum, kaybettiklerimiz değil, kaldıysa kaybedeceklerimizdir… 

Avatar
Adınız
Yorum Gönder
Kalan Karakter:
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.

banner5

banner31