06 Ağustos 2020 Perşembe 11:29
1257 Okunma
"Dedem Ahmet Gürses"

 Benim için en zor paylaşımlardan biri olmuştu 20 Kasım 2018 tarihinde, 20:00 sularında sosyal paylaşım ağı Facebook üzerinden yaptığım paylaşım. Ahmet Gürses’in vefat haberini “Selimiye Camii Eski Baş Müezzinlerinden, dedem Ahmet Gürses az önce ışıklara yürüdü… Acım, acımız büyüktür… Nur içinde uyu koca çınar…” şeklinde paylaşmıştım kamuoyuyla. Sadece Lefkoşa’nın simge isimlerinden birini değil, dedemi de kaybetmiştim.
   8 Mart 1931 tarihinde Baf’ta başlayan yaşam yolculuğu, sonrasında başkent Lefkoşa’ya taşınmış ve Lefkoşa’nın simgelerinden biri olan Selimiye Camii’ye, oradan da Lefkoşalı’nın yüreğine taşınmıştı.

Ölümün acısı

   Tarih boyunca, insanlık için en acı anlardan biridir ölüm… Sevdiklerinizin, yakınlarınızın, ailenizden birinin yaşama gözlerini yumması, artık yanınızda olmayacak olması büyük bir acı verir insana. Hayatını kaybeden için de düzenlenen cenaze töreni de, bu acının zirve yaptığı, hüzünlü bir törendir. İşte Ahmet Gürses de Lefkoşalıların yakınlarının son yolculuklarında bulunmasından dolayı ve Selimiye Camii minarelerinde onlarca yıl ezan saatinde çağrıyı yapmasından dolayı saygınlıkla karşılanan bir isim olmuştu.
   Hepsinden önemlisi de çağdaş bir din görevlisiydi.
   Baf’ın meşhur kaptanlarından biri olan Veli Kaptan’ın ve Münevver Hanım’ın oğlu olarak Kasaba (Baf)’da doğan Gürses Hoca’nın doğumunda adı merhum büyük dayısının adı da olan İbrahim’di.

İbrahim olan adı Ahmet oldu

   İbrahim isminin Ahmet’e dönüşme hikayesini onun ağzından dinleyelim: “Benim büyüğüm olan Ahmet ağabeyim, ilkokul çağındayken, bir gün öğretmenler ağabeyime baklava ikram ettiler. Ağabeyim Ahmet, öğretmenlerinin kendisine baklava ikram ettiğinin ertesi günü kahveye giderek babam Veli Kaptan’ı bulur. Babamdan kendisine iki şilin vermesini ister. Babam ‘Parayı ne yapacan?’ diye sorunca da ağabeyim ‘Dün öğretmenler bana okulda baklava ikram etti, bugün de ben onlara baklava ikram etmek istiyorum’ diye cevap verir.
   O dönemde babam Veli Kaptan, Baf Limanı’nda hamal başı olarak da çalışıyordu. Üzerinde çok para taşımazdı. Elini yeleğinin cebine attığında cebinden sadece bir şilin para çıktı. Sonra ağabeyime cebini dışarıya çıkararak ‘Üzerimde vallahi bir şilin var, iki şilin yok. İstersen sana bu bir şilini vereyim’ dedi. Ağabeyim morali bozuk bir şekilde ‘Tamam kalsın’ dedi. Babam elindeki bir şilin parayı tekrardan cebine atınca, para cebinde ses çıkarttı. Ağabeyim sevinçten havalara uçtu. Para nasıl olduysa birden iki şilin oldu. Kahvehanede birkaç masa ötede oturan Karabacak isminde biri varmış ve gözü çok tutarmış. O sırada ‘Vay keratanın oğluna’ demiş. Ancak Karabacak ismindeki bu adamın dediğini babam işitmemiş. Duymuş olsa kesin söylüyorum, adamı parçalardı; çünkü babam evlatlarına toz kondurmazdı. Bilhassa ağabeyim Ahmet’i çok severdi. Babam eskilerin anlattıklarına göre çok kuvvetli ve çok sinirli biriymiş. Baf’ta herkes Veli Kaptan dendiğinde titrermiş.
Baklava Ahmet’in sonu oldu


   Ağabeyim Ahmet iki şilini alır ve öğleden sonra koşarak okula gider. Okulun hademesine çağırır ve iki şilini vererek sevinçle ‘Bütün öğretmenlerime baklava ikram ediyorum’ der. Öğretmenler ‘Ahmet ne icap etti?’ dediler. Ağabeyim Ahmet de cevaben ‘Dün siz bana ikram ettiniz, bugün de ben ikram etmek mecburiyetindeyim’ dedi.
   Hademe baklavayı getirdiği sırada orada bir olay meydana geldi. Ağabeyim kendisine verilen baklavayı ağzına koyduğu esnada, başı masada yanında oturan öğretmeninin kucağına düştü. Fenalaştı. Öğretmenler bir panikle ağabeyimi kaldırdılar, baktıklarında ağabeyimin ağzında baklava çatalın üzerinde, ağzı kilitlenmiş bir şekildeydi. Öğretmenler babamdan çok korktukları için kimseye bir şey sezdirmeden, gizli gizli okula doktor getirttiler. Çatal hâlâ ağabeyimin ağzındaydı.
   Mengene yardımıyla çatalı ağabeyimin ağzından çıkarttılar. Doktorun muayenesinin ardından ağabeyim birkaç ay tedavi görür ve vefat eder. Babam bu olayı işittiğinde limandaydı. Çılgına dönmüştü. Ağabeyim Ahmet’i çok seviyordu. Marazından o devirde altın liraları mendile koyup sokağın içinde dağıtırmış. Perişan bir haldeymiş. Kısa bir süre sonra Baf’taki bütün kaptanlar babamın etrafını sarmışlar ve babamı teskin etmeye çalışmışlar. Ben o sıralarda yeni doğmuştum. Babama ‘Ahmet öldü, bak yeni Ahmet doğdu’ dediler. O tarihten sonra da benim adım Ahmet olarak kaldı. Bu olayın üzerinden 5-6 ay geçtikten sonra üzüntüsünden dolayı babam da rahmetli oldu.”

Lefkoşa’ya geliş


   Yaşanan kayıplardan sonra artık Baf’ta kalamayacağını anlayan Münevver Hanım, hayatta kalan evlatlarını alarak Şeher’in yolunu tutar. Münevver Hanım ve evlatlarını, Lefkoşa’da yeni acılar beklemektedir.
   Sözü yeniden (Dedem) Ahmet Gürses’e bırakıyoruz:
   “Babam vefat ettikten sonra dağıldık. Neredeyse aile çöktü. Aile büyüklerinin anlattıklarına göre babamın zamanında durumumuz çok güzelmiş.
   Lefkoşa’ya gelince annem evlere gider, hizmet eder, o şekilde geçinirdik. 1936’da Filistin’den Araplar gelirdi ve parayla kızları alırdı. Simsar Pembe isminde bir kadın vardı. Lefkoşa’dan kalkar, köyleri karış karış gezip kız arar. Rahmetli amcam da, 40 liraya Hediye ablamı bu Simsar Pembe’ye verir. Bir akşam İskele’den akrabalarla yolcu ettik ablamı. Gemi yavaş yavaş hareket edince annemle beraber iskelenin üstünde hıçkıra hıçkıra ‘Ah kızım, ah kızım!’ diye ağladık. O anı hiçbir zaman unutamam. Yıllar sonra annem gidip Kudüs’te görüştüydü ablamla. O zamanlar Kudüs Arap işgalindeydi. Sonra da ben gidecektim ablamla görüşeyim.
   Hediye Ablam Filistin’e gittiği zaman ben çok küçüktüm. Kendisini hiç hatırlamıyorum, aklımda sıması kalmamıştı. Ablama haber gönderdim ben uçaktan indiğimde ‘Ahmet, Ahmet’ diye seslensin. Başka türlü ablamı tanıyamayacaktım.

Sen Müslüman mısın?

   Uçakta yolculuk sırasında yanımda oturan Filistinli bir genç delikanlı vardı. Uçaktan indiğimiz zaman polis bana ‘Senin vizen olmadığından, geri Kıbrıs’a döneceksin’ dedi. Yanımda olan Filistinli genç orada bana epeyce bir destek çıktı. Polis sonunda ikna oldu ve ablamla eniştemi de içeriye aldı. Uzunca bir uğraştan sonra görevli polis bana ‘Vizenin ücretini öde, işini halledelim’ dedi. Bu arada polis benim üzerimi aramak istedi. Yoklamadan önce de vize işlemini halletmek için pasaportumu aldı. Bir diğer polis bana sordu ‘Sen Müslüman mısın?’ diye. Ben de ‘Hayır’ dedim. Ablamla eniştem telaş içinde bana döndüler ve ‘Nedir söylediğin?’ dediler. Üstüm aranırken ceketimin ceplerinden birinde namaz kılarken başıma giydiğim takke vardı, diğerinde de tespih. Polis takke ve tespihi eline aldı ve peki ‘Bunlar nedir?’ dedi. Ben de kendisine ‘Takkeyi namaz kılarken başıma geçiririm, tespihi de Allah’ı zikretmekte kullanırım’ dedim. Benim Müslüman olduğuma şaşırdıklarını söylediler. Ben de pasaportta adımın Ahmet yazarken, polislerin bana ‘Müslüman mısın?’ diye sormalarına şaşırmıştım.”

Anahtar Kelimeler:
Serkan Soyalan
Yorumlar
Avatar
Adınız
Yorum Gönder
Kalan Karakter:
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.