Dipkarpaz… Ya da Kıbrıs’ın dibi… Kıbrıs adasının tıpkı bir işaret parmağı gibi Anadolu’ya uzanan burnunun ucundaki, yaban yaşamın çekici beldesi. Yüzyıllar boyu yalana dayalı mitolojinin ve politikanın, tıpkı Pinokyo’nun her yalanda uzayan burnu gibi görürüm orayı. İnandığım şu ki, kaşarlanmış tarihi yalanların simgesidir o upuzun Karpaz burnu. Ki o mitolojik, tarihsel ve siyasal yalanların derin acısını Kıbrıs’ın insanları çok çektiler. Tarih boyunca ölçüsüz acılar yaratan yalanları Kıbrıs adına, kendi bölgesel coğrafyasında simgelemek de uzun burunlu Karpaz’a düştü!..
  
Pinokyo’nun yalanı temsil eden uzun burnunu çağrıştıran o beldede yalanı asla kaldırmayan çok yalın bir gerçek varsa, o da ekonomik sıkıntılar içindeki insanlarının Karpaz’a artık hak ettiği sevgiyi gösterememesi. Karpazlılar, karınlarını doyuramadıkları beldeyi ya terk ediyorlar, ya da o beldenin emsalsiz güzellikleri içinde mutsuz ve geleceği belirsiz bir yaşamın tutsaklığını sürdürüyorlar. İşsizlik ve verimsizlik bölgede kol geziyor. Hayvancılık, tarım ve turizm yanlış politikalar yüzünden yerlerle serildi.
 
Mesarya’nın çıkış kapısı sayılan Geçitkale’nin belediye başkanı Kıvanç Buhara “Karpaz’da yaşamak cesaret ister” demişti bana. Karpaz’ın uç noktasındaki Dipkarpaz’ın belediye başkanı Mehmet Demirci ise “biz buralarda ekonomik ve sosyal sıkıntıyı diğer bölgelerden daha fazla hissediyoruz” siteminde bulunuyor. Kavisli burnu, renkli gözleri ve esprileriyle safkan bir Karadenizli olan Demirci, merkezden uzak olmalarını bir dezavantaj olarak gösterip, merkezdekilere seslerini ulaştırmakta ne denli zorlandıklarını anlatıyor. Kıbrıs Türk anlayışının acı gerçeği bu işte… Başkentten 2 saatlik mesafedeki bir belde mahrumiyet yöresine dönüştürülebiliyor. İyi ki çok büyük bir ülkede  yaşamıyoruz!..
  
Karadeniz’in Ordusu’ndan 11 yaşında ailesiyle gelip Diparpaz’a yerleşen ve o günden sonra doğduğu yere bir daha gitmeyen gemilerin eski çarkçıbaşısı Demirci, Kıbrıs’ın Karpaz’ına tutkun. Beldesinin gelişmesi ve geleceğinin parlaması için her özveriye hazır olduğunu söylerken, anlayışsızlıklardan da yakınıyor. Karpaz Milli Parkı girişine kapı koyup her geçenden bir lira giriş ücreti alınmasının mucidi o… Bu yüzden onu Deli Dumrul’a benzetenler de oldu, yan kesiciye de. Ama haksız yere suçlanan başkanın bakın bu konudaki açıklamalarına:
   
“Bir milli parkın girişinde bir lira ödemek hiç kimse için külfet değildir. Ama buna öylesine itirazlar ve tepkiler geldi ki, giriş ücretini kaldırmak zorunda kaldım. Turizm Bakanı Ünal Üstel, turizmin can damarı olan bu bölgeye bir kez geldi, o da benim yokluğumda paralı kapıyı kaldırtmak için. Geçişlerin ücretli olduğu dönemde 6 ayda 76 bin 200 lira topladım. O parayla milli park bölgesine piknik alanları yaptım, yollar açtım ve bozuk yolları tamir ettirdim, ağaçlar diktim. Bu bölgenin bayındır duruma getirilmesinin önemi büyük. Adaya gelen turistlerin yüzde 99’u bu yöreyi ve bilhassa Apostolos Andreas’ı ziyaret eder. Milli Park’ın geliştirilmesine fon oluşturan 1 liralık ücreti çok ve gereksiz görenlere Sardunya adasına gitmelerini ve eko turizm bölgelerinin ziyareti için kişi başına seve seve 75 Euro ödeyenleri görmelerini tavsiye ederim.”  
  
Milli Park’ın ava açılmasının şiddetle karşısında olan Demirci, bunu yaban yaşamı katletmek anlamında alıyor ve eko turizm olayında böyle bir şeyin söz konusu olamayacağına parmak basıyor. Silah seslerinin yankılanmadığı, otantik kokularına barut kokusunun karışmadığı bir yaban turizminin düşlerini kurmaya zorluyor karşısındakini.

Doğrusu da bu ya… Karpaz’a gidip Kıbrıs’ın el değmemiş doğasını görmeyeceksen, bitki örtüleri içinde o örtülerden yükselen aromayı soluyarak dolaşmayacaksan, altın gibi uzanan doğal plajların tertemiz kumlarının Akdeniz’in köpüklü dalgalarıyla sevişmesine bakmayacaksan, harnup ve zeytin ağaçlarının yaban ortamında yarattığı albeniyi izlemeyeceksen, mitolojinin gizemli sosuna bulanan tarihi kalıntılar arasında anı fotoğrafları çektirtmeyeceksen, sayıları gittikçe artmakta olan özgür eşeklerle yüzleşmeyeceksen sen Kıbrıs’ın güzelliğini yeterince yakalayamazsın.
  
Evet özgür eşekler… Bunlar gerçekten Karpaz’ın simgesi oldular artık. O eşekleri toplayıp Karpaz’dan kaldırın, Karpaz anlamından çok şeyler yitirir. Gelin görün ki, Karpaz’ın turistik ve otantik değeri olan bu eşeklerle ilgili sorunları çözmekte bile aciz kalınıyor. Bu eşeklerin açlıktan, susuzlukta ve bakımsızlıktan öldükleri yetmezmiş gibi, bir de zarara uğrattıkları Karpazlıların ölümcül hedefi oluyorlar. Artık kontrol edilemeyen ve gittikçe çoğalan özgür eşekler, kendilerine uygun yaşam alanlarını bulabilmek için ta Derince’ye kadar indiler. Dipkarpaz nire, Derince nire!.. Arada 70 kilometrelik mesafe var. Ama aç, susuz ve bakımsız eşeklere mesafe sorulmaz!.. Bunların yolların içinde denetimsiz, başıboş dolaşmaları ölümle sonuçlanan trafik kazalarına da neden oluyor. Belediye Başkanı Mehmet Demir, eğer para bulursa Milli Park çevresine sarı taştan duvarlar dikerek bu hayvanları denetim altına almayı tasarlıyor. Çünkü tel örgüler eşeklere vız geliyor. 1974 öncesinde köylü Rumların binek, değirmen emekçisi ve yük taşıma elemanları olarak kullandıkları eşekler, terk edildikleri günlerden bu yana nesillerini idame ettirebilme adına insanların ilgisizliği karşısında gerçekten ölüm – kalım savaşı veriyorlar. İnanılmaz derecede de evcilleştiler. Yollara kadar inip tıpkı sadık köpekler ve kediler gibi insanlara yanaşmakta, güzel kahverengi gözleriyle süzdüklerinin kendilerini çeşitli ikramlarla beslemesini beklemekte.
  
Dipkarpaz’ın albeni anıtı Apostolos Andreas Manastırı, bir yandan Rum Ortodoks Kilisesi’nin Türkleri kötüleme adına yürüttüğü ruhani entrikalar, bir yandan da bizim devletimizin duyarsızlığı nedeniyle yıkılma tehlikesiyle karşı karşıya. Rum Başpiskoposluğu’nun Türkleri teşhir edebilme adına tamirat için zorluklar çıkarması, Kıbrıs Türk otoritesinin duyarsızlığının mazereti olamaz. Türk denetimindeki bu kültürel mirasın mutlaka kurtarılması gerekir. Çökme tehlikesinde olan ünlü kilisenin bazı bölümlerine girmek artık yasaklandı.
  
Her yanından acılı sesler gelen Dipkarpaz’da yaşayan 400’ü aşkın Rum, beldenin en fazla korunan değeri. Rum yönetimi bu topluluğa orada tutunabilmesi için her türlü desteği veriyor. Çocuk başına ayda 150 Euro, her hafta her aileye çeşitli gıda malzemesi; üreticiye benzin ve mazot, çocuklara biri ilk öteki orta düzeyde Rum öğretmenli iki bakımlı ve donanımlı okul, ev yapmak isteyenlere 60 bin Euro hibe… Türkler yoksulluktan ev yapamazken, Dipkarpazlı Rumlar modern villalar kaldırmakta. Ziyaret ettiğimiz Rum ilkokulunun öğretmenleri bizi soğuk bir nezaketle karşıladılar. Öğle yemeğindeydiler. Nezaketen “buyurun” bile demediler. “Bizim fotoğrafımızı çekemezsiniz, ama okulun çekebilirsiniz” dediler. Dipkarpaz’ın Rumları 4 Aralık 2011 nüfusunu tümden boykot ettiler. Türk otoritesini tanımazlıktan gelmelerinin bir sembolik göstergesi de çöplerini belediyeye vermeyip sağa sola atmaları ve de emlak vergilerini ödememeleri. Şaha kalkmış at üzerindeki Atatürk’ün heykeli karşısındaki Dipkarpaz kilisesi son derece bakımlı. Türk ve Rum kahveleri de karşı karşıya. Türkler Rum’un kahvesine giderler ama, Rumlar asla!.. 

Kaynak: Kıbrıs Gazetesi

 

Avatar
Adınız
Yorum Gönder
Kalan Karakter:
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.

banner5

banner31