Haber, TV’de otururken önüme düştü:

Anastasiadis, belli meseleler önceden halledilmezse, Kıbrıs Sorunu’nu çözmek için, masaya oturmayacağını açıkladı! Önkoşul ileri sürüyor yani…

Dilimin ucuna gelen kelimeyi, burada tekrarlamayacağım…

Boynumu bükerek itiraf edeyim ki ben, AKEL yönetiminin iktidarda ne halt eyleyeceğini çok önceden öngörebilmiştim. Hristofyas’ın seçildiği seçim günü, köşe yazımda bunu yazmıştım! Ama o kafayla düşünmeyi bilmediğimden, sanmıştım ki bu DİSİ ekibi, aklını tatile göndermediğinden, anlaşma yapmaya daha yakındır. Her görüştüğümüzde öyle de konuşuyordular! Meğer o muhalefette olmanın rahatlığı imiş…

Her iktidara gelenin, Makarios kesilmesinin altında yatan, aslında “Ne yapalım? Halk böyle ister…” izahıdır ki asıl tehlikeli olan da odur… Halk öyle isterse, demek ki belâ büyük!” Rauf Denktaş haklı mıydı, ne?” dedirtiyorlar…

Tabii ki bu yaklaşım, kökü çok derinde bir zihniyete dayanıyor?

19.yy başlarından itibaren ayyuka çıkan Kıbrıslı Helen’lerin bu ortak zihniyet ürünü, sanıldığından çok daha eskiye dayanır. 1799’da, adadaki Yeniçeri isyanını sultanın ricası ile bastırmaya gelen İngiliz güçlerinin komutanı amiral Del Hay, görevini tamamladıktan sonra, kendi amiri ünlü Nelson’a bir rapor yazar. Raporda denilir ki: “ Yeniçeriler ile Arnavutlar’ın isyanını bastırdık ama bu arada başka bir şey de tespit ettik. Ada Helenleri, Kıbrıs’ta yerleşmiş Türkler’i kovmak için, silahlanıyorlar! Onların silahlarını da topladık!”

Daha 1804’te, Osmanlı valisi ile saray tercümanı, İstanbul’un haberi olmadan, adadaki vergileri arttırırlar! Halk da Sarayönü’nde toplanıp, vergi fermanını görmek ister. Muhassıl (vali) fermanın kendisinde değil, Dragoman’da (tercüman) olduğunu söyler. Bunun üzerine millet, Başpiskoposluk’un karşısında olan Dragoman Kornessius’un evine gider… Evden kalabalığa ateş açılır. Ölenler olur… İşin ilginç yanı, vergi herkese yöneliktir ama dragamonun evinin önüne, yalnız Türkler giderler. Çünkü Kornesius hazretlerinin kardeşinin kızı, başpiskoposluk sekreteri Kibrianos ile evlidir. Rumlar, korkarlar… Onların da haklarını savunmak üzere gidip, tercümenın evinin önünde ölenler, yalnız Türkler’dir… Elbette saldırının yanıtı verilir… Bugün müzehalinde sergilenmekte olan kale gibi ev tercümanın başına geçirilir! Kendisi de kaçıp Lârnaka’da yabancı diplomatlara sığınır! Arada müdahale etmeye kalkan Kibrianos da tartaklanır… BU, 1821’de idam edilen Başpiskopos Kibrianos’tur…

Osmanlı, böyle “datsızlık”lara izin verecek değildir. Adaya iki tümen asker gönderir… İsyanı bastırırlar. Önde gelen yirmi Kıbrıslı Türk, kazığa oturtulur! Yüzlercesi de Cezayir korsanlarına forsa diye satılır. Harekâtın finansmanını da ayıptır söylemesi, başpiskoposluk sağlar!

Adanın Türkleri bunu hiç unutmazlar… Mesele, 1821 İsyanı değildir… Ona gelene kadar, aradaki yirmiye yakın yılda, birkaç önemli Türk isyanı daha vardır… Rumlar’ın hiç unutmadığı “Küçük Mehmet Zamanı”, 1821 bunun üstüne gelir… Toplumlar arasındaki kan davasının sebebi değil, sonucudur.

Bugün bir türlü birbiriyle paralel bir yol bile giremeyen ve hep yarışan, hep çatışan iki farklı zihniyet varsa bu adada, sebebi 19.yy başlarında başlayıp, bütün ilk çeyreği boyunca devam eden bu çatışmadır. Bir büyük düşünür, “en son zihniyet değişir” der…

Öyle gibi görünüyor ki Rum komşularımızın her biri, muhalefette iken “çözüm”cü, iktidarda iken “hakimiyetçi” olmak zihniyetini sürdürmeye devam ediyorlar.

Allah akıl fikir versin… Hepimize de…

Avatar
Adınız
Yorum Gönder
Kalan Karakter:
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.

banner5

banner31