Aynı duyguları 2000 yılında tutuklandığımız zaman
da yaşamıştım.
Yine böyle, hem sevinçli, hem kederli...
Hücredeydim... Mahkemeye çıkarılacaktım.
Gün yeni doğmuştu...
Taş yatakta bir saat kadar ya uyumuş, ya da
uyumamıştım.
Sesler geliyordu dışarıdan... Kalabalık sesleri...
İtişip kakışmalar...
Oralardan gelen bir tutukluya sordum:
-Ne var, ne oluyor dışarıda?
Türkiyeliydi...
Bir tuhaf baktı yüzüme...
-Senin için geldiler galiba, dedi.
şaşırdım... Beklemiyordum çünkü...
Yalnızlığa o kadar alışmıştım ki...
Kaç kez mahkemeye çıktım...
Hakim ve savcılardan başka kimseler yoktu...
Denktaş'la o salonlarda hesaplaşırken bile, bu
davaları merak edip izleyen pek az kimse vardı...
İşte bundan dolayı o gün o müşiş kalabalıkla
karşılaşınca hem sevindim, hem de kederlendim...
Neden kederlendim?
Tartışmalarımız, çekişmelerimiz geldi aklıma.
Onları da kalabalık arasında görünce, tarifi imkansız
duygular sardı ruhumu...
Burukluk... Pişmanlık...
Ne derseniz deyin işte... Öyle bir şey...
Tüm o tatsızlıkların bir anda yokolması ve yerini
eşsiz bir sevgi, dostluk ve dayanışmaya bırakması, o
sımsıcak yaz günü gönlümü okşayan serin yağmur
damlaları gibiydi...
Hep öyle kalsın ve bir daha hiç bozulmasın isterdim
bu...
Birbirimizden nefret edecek kadar kırmayalım
birbirimizi...
Hoşgörülü olalım farklı yerlerde olsak da...
Bir zulme ve adaletsizliğe karşı birleşen sesimiz,
hep tek yumruk gibi kalsın havada...
O hücrede geçirdiğim gecelerde benim düşüm de
işte buydu...
***
Ama ne yazık ben dışarıya çıktıktan sonra bozuldu
büyü...
Herşey eski yerine oturdu...
Sanki hep birlikte ağlamıştık bir cenazede ve
gözyaşlarımızı da oraya gömmüştük...
Mezarlıktan çıkıp gidince de yine kavgaya
tutuşmuştuk birbirimizle...
Hep birlikte kederlenirken kendi kendimize
verdiğimiz sözleri tutamamıştık...
Hayat yine savurmuştu bizi istediği yere...
Ve biz yaşadığımız felaketlerin bireysel değil,
toplumsal felaketler olduğunu unutarak birbirimizi
ezip geçmeye başlamıştık yine...
***
Bazıları takıldı bana:
-Çok hazin bir manzaraydı gazetenin önündeki
manzara... Önce seni hedef gösterdiler, sonra da
dayanışmaya geldiler seninle, dediler...
Aldırmadım...
Dünle beraber gitti dün söylenenler dedim.
şimdi yeni şeyler söylemek lazım...
Hain bir saldırı bizi biraraya getirebiliyor ve aynı
yolun yolcusu olduğumuzu bize hatırlatıyorsa,
demek bunda da bir hayır var...
Bu kurşunları sıkanlara mı borçluyuz bunu?
Varsın öyle olsun...
***
Dün hasta yatağından Hasan Keskin aradı beni...
Yaşadıklarımızı paylaştı...
Bu da çok kederli bir şeydi...,
Hayatla boğuşuyor...
Kalkamıyor yatağından...
Hey koca Hasan hey...
Keşke iyileşsen, kalksan ayağa...
Toplasan yine eskisi gibi gençlerini...
Üstümüze mi yürüyeceksin?
Yürü de kırılmam...
Sen inanmış bir adamsın...
Ben de düşman olacaksa, senin gibi mert bir
düşman olsun isterim karşımda...
Ama sen düşman değilsin artık...
Dostumsun...
***
Bizi çok duygulandıran bir ziyaretçimiz daha vardı
dün gazetemizde...
Sevgili Andreas Kannauros...
Gazeteciler Cemiyeti'ni emanet ettiği yeni ekibi ile
çıkageldi...
Gazetemiz yayınlandığı günden beri hep bizim
yanımızda oldu, bize destek verdi...
Ama ben onu çok daha önceden tanırım...
Sevecen... Babacan... Sevgi ve dostluk dolu...
Mücadelelerle örülmüş bir yaşam...
Çok şeyler öğrendim ondan...
Bir fotoğrafta gördüm...
Dik ve vakur duruyor Ayhan Hikmet'le Ahmet
Gürkan'ın cenazesinin başında...
Kanla yoğrulan şu lanetli toprak eninde sonunda
çıkacak aydınlığa...

 

Avatar
Adınız
Yorum Gönder
Kalan Karakter:
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.

banner5

banner31