Karakuş Öz yazdı…
Gelir TL, hayat döviz…
Vatandaşın ekonomik durumunu anlatmak için bundan daha kısa ve net bir cümle bulmak zor.
Ay başında maaş yatıyor. İnsan bir an “oh be” diyor. Sonra kira geliyor, faturalar geliyor, market alışverişi geliyor, araba masrafı çıkıyor… Daha ayın ortası gelmeden maaşın yarısı uçup gidiyor.
Üstelik mesele sadece maaşın az olması da değil.
Hayatın fiyatı maaştan daha hızlı koşuyor.
Bugün bir şeyin fiyatını soruyorsun, “Şu kadar” diyorlar. Ertesi gün tekrar soruyorsun, başka fiyat. “Döviz yükseldi” deniyor. Döviz düşse de fiyat aynı hızla aşağı inmiyor.
Vatandaş da ister istemez şunu soruyor:
“Ben TL kazanıyorum, neden her şeyi döviz hesabıyla almak zorundayım?”
İşte insanı asıl yoran da bu.
Çünkü maaşa zam geliyor ama marketteki fiyat etiketi daha hızlı değişiyor. Kira yükseliyor, araba masrafı yükseliyor, yedek parça pahalanıyor. Vatandaşın cebine giren para belli, cebinden çıkan para ise her ay biraz daha büyüyor.
Eskiden insanlar “Bu ay ne alacağım?” diye düşünürdü.
Şimdi ise çoğu insanın hesabı şu:
“Bu ay neyi alamayacağım?”
Ev almak mı? Zor.
Araba değiştirmek mi? Daha da zor.
Kenara para koymak mı? O artık ayrı bir hikâye.
Vatandaş zengin olmak istemiyor. Kimse sarayda yaşamanın peşinde değil. İnsanlar sadece çalışıp kazandıkları parayla ay sonunu rahat görmek, çocuğunun ihtiyacını düşünmeden karşılamak ve yarına biraz umutla bakmak istiyor.
Ama bugün vatandaşın maaşı TL, borcu TL, hayatı ise adeta döviz üzerinden hesaplanıyor.
Sonra da dönüp vatandaşa “Geçin” deniyor.
Nasıl geçinelim?
Asıl sorulması gereken soru bu.
Çünkü mesele artık sadece döviz kuru değil.
Mesele, vatandaşın cebindeki paranın neden her ay biraz daha değersiz hale geldiği.
Maaş TL, hayat döviz…
Faturayı ise yine vatandaş ödüyor.