Tülin Berova yazdı…

Birleşmiş Milletler Genel Sekreteri António Guterres’in 27 Temmuz’da başlayan ve 29 Temmuz’a kadar sürecek Kıbrıs ziyareti diplomatik açıdan önem taşımaktadır. On altı yıl aradan sonra bir Birleşmiş Milletler Genel Sekreteri’nin adaya gelmesi dikkat çekicidir. Ancak bu ziyarete tek başına çözümün başlangıcı veya sonucu anlamını yüklemek gerçekçi olmayacaktır.

Cumhurbaşkanı Tufan Erhürman’ın ziyaret öncesinde suçlayıcı açıklamalardan uzak durması, hazırlıkların tamamlandığını belirtmesi ve halkımızın iradesini yol gösterici kabul etmesi sağduyulu bir tutumdur. Erhürman’ın Birleşmiş Milletler Genel Sekreteri’nin Kıbrıs Kişisel Temsilcisi María Ángela Holguín ile gerçekleştirdiği görüşme, temasların ilk önemli aşamasını oluşturmuştur. Çalışmaların Türkiye Cumhuriyeti yetkilileriyle yakın istişare içerisinde yürütülmesi, Anavatan Türkiye ile koordinasyonun önemini göstermektedir.

Guterres’in liderlerle ayrı ayrı yapacağı görüşmeler öncesinde eski CTP milletvekili ve CTP Milletvekili Doğuş Derya’nın babası Ahmet Derya, federal çözüm talebiyle hazırlanan afişi sosyal medya hesabından paylaşmıştır. Derya, paylaşımına eklediği ifadelerle halkı 28 Temmuz saat 11.00’de Guterres’i kitlesel biçimde karşılamaya çağırmıştır. Afişte CTP amblemi bulunmadığı için bu çağrıyı partinin resmî organizasyonu olarak değerlendirmek doğru olmayacaktır. Ancak içeriği, CTP’nin savunduğu iki toplumlu ve iki kesimli federasyon siyasetiyle örtüşmektedir.

Aynı saatlerde sosyal medyada yayımlanan başka bir çağrıda ise Guterres’i karşılamak yerine Birleşmiş Milletler’in dayatma olarak değerlendirilen çözüm planlarının protesto edilmesi istendi. Cumhurbaşkanlığı Millet Bahçesi Kavşağı ile Sivil Savunma Çemberi toplanma noktaları olarak gösterilirken, halk egemen eşitliğe sahip çıkmak amacıyla Türk ve Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti bayraklarıyla katılmaya davet edildi. Böylece Guterres’in ziyareti öncesinde toplumdaki farklı siyasi beklentiler iki ayrı çağrıyla görünür hâle geldi.

Her siyasi görüş demokratik sınırlar içerisinde savunulabilir. Ancak yarım asrı aşan görüşmelerin sonuç vermediği, Rum tarafının Annan Planı’nı reddettiği ve Crans Montana sürecinin başarısızlıkla tamamlandığı unutulmamalıdır.

Rum yönetimi yetkililerinin açıklamaları da alışılmış suçlama siyasetinin sürdüğünü göstermektedir. Rum Hükümet Sözcüsü Vekili Yannias Andoniu yaşanan hareketliliği kendi girişimlerinin sonucu olarak sunarken, Enerji Bakanı Mihalis Damianos çıkmazın sorumluluğunu Türkiye’ye yüklemiştir. AKEL Milletvekili Aristos Damianu ise Türk askerinin çekilmesini, garantörlüğün ve müdahale haklarının kaldırılmasını talep etmiştir. Bu açıklamalar, Rum tarafının Kıbrıs Türk halkının güvenliğine yaklaşımını yeniden ortaya koymaktadır.

Türkiye Dışişleri Bakanı Hakan Fidan’ın Holguín ile görüşmesinde vurguladığı egemen eşitlik ve eşit uluslararası statü, adil bir müzakere zemininin temelidir. Başbakan Ünal Üstel’in bu duruşa verdiği destek, Türkiye ile Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti arasındaki ortak siyasetin kararlılıkla sürdürüldüğünü göstermektedir.

Rum tarafının mülkiyet üzerinden yürüttüğü yargı süreçleri, Türkleri hedef alan tehditkâr söylemler ve Başpiskopos Georgios’un Girne’ye ilişkin açıklamaları ortadayken yalnızca federasyon çağrısı yapmak eksik bir siyasi okumadır.

Guterres’in ziyaretinden beklentimiz, tüketilmiş formüllerin yeniden dayatılması değildir. Kalıcı bir gelecek, Kıbrıs Türk halkının egemen eşitliğini, eşit uluslararası statüsünü ve iki devletin varlığını kabul eden yeni bir anlayışla kurulabilir. Masadaki gerçek artık budur.