Eğer  “Kırmızı çizgimiz” diyerek  iki bölgeliliği  kesinlikle müzakere konusu yapmamış olsaydık 38 yıllık zaman kaybı yaşamazdık.  

Denecek ki  pekala o zaman Rum’la neyi müzakere edecektik?  Sınırları yeniden çizilecek  Kuzey Güney bölgeleri ile malların takas ve tazminatını…                  İyi ama böylesi müzakere ortamını   Rum’a kim kabul ettirecekti?  Yine BM’ler!  Çünkü çözüm için bir başka çare kalmayacaktı.

Evet biliyoruz:  Politika çcocuk oyuncağı değildir. Dolayısıyle bizimkisi laf ola beri geledir. Öyle de BM’lerle Rum dayatmalı müzakere süreçlerinden ne sonuç alındı?   Rum      Güneyde kendi gelişim ve siyasi tasarruflarını gerçekleştirirken, Türk tarafını müzakerelerle bağlayıp dondurarak,  ambargolarla atıl duruma sokarak  38 yıl oyalamaktan başka ne yaptı?          OYSA:  Bu süre içinde bile nedir gerçek? Rum’un Güney’den  uzanıp Kuzey’e burnunu bile gösteremeyeceği,   tekmil vermeden bu taraflara geçemeyeceği gerçeği.  Fakat bu siyasi defakto gerçeğe karşın Rum hem   adanın tek devlet ve hükümeti  olarak kaldı hem de   AB’ye bu sıfatla üye alındı.  Buna karşılık biz Rum’un tanınmış Devlet oluşuna fiske bile konduramadık üstelik bir de borçlu çıkarak Kuzey’i işgal eden suçlu taraf olduk! 

PEKALA MÜZAKERELERİ NİÇİN DEVAM ETTİRDİK:  Her halde şu yukarıda ortaya koyduğumuz siyasi gerçeklerimizi statü haline getirmek için değil! Aksine  kör gözlere  parmak tümünü de geçersiz sayıp mesela günü geldiğinde Annan planı gibi ucube çözümleri kabullenip Güney’in Rum’nu memnun etmek için!  Çünkü BM’ler de AB de öyle istiyordu!  

Eee,   bu  kadar  açık seçik gerçekler var iken,    Rum’u resmen çoğunluğuna dayalı bir statü ile yeniden tüm adanın egemeni durumuna getirecek  BM’ler ve AB çabaları söz konusu iken;  neden sonuca varılamayacak müzakereleri kabul ederek bile bile Rum’a  lades olduk?  Bu yolda dayatılan ambargoları da sineye çekerek geçen zamanı kayıplarımıza gömdük? 

ÇAREMİZ Mİ YOKTU:  En çaresiz ve Türkiyesiz dönemlerde bile bu Rum’a  “barış ve çözüm”  diyerek bu kadar  ödün vermediydik.  Hatta aptalca tutumlarda sanki bu Rum’la asırlardır kardeş kardeş yaşıyormuşuz gibi  “yeniden birleşik Kıbrıs”  demediydik!   Bu kadar yalvar yakar olmadıydık! !                                                            Eee, yetti ama!   Vurun yumruğunuzu masaya ve eğer bundan sonra müzakereler devam edecekse  “iki bölgeli iki Devletli”  oluş kararını gümbürdedin  ki Hristofyas ister beğensin  ister beğenmesin…  Tam da zamanıdır.  

                           ***

              İŞTE  KKTC  CEPHESİ

Yıllarca Papadopulos ve Hristofyas’la müzakerelere katılan Talat geçtiğimiz günlerde dayanamayıp asıl uzlaşmaz tarafın Rum tarafı olduğunu söylediydi… Bu gerçeği zaten kendi görüşmecilik dönemlerinden biliyordu.                                                                         Buna karşılık tutumunu beğenmemiş olsak da doğrusu Talat çözümü sağlamak için elinden geleni yaptıydı.  Sonuçta verdiği her ödünle ödümüzü kopartmasına karşın kendisi de gördü ki bu Rum’la ne köy olur kasaba!  Çözüme  de varılamaz!

Sonuçta şu gerçekler ortaya çıktı:   Bu müzakereler süreci Kıbrıs Türk halkını yeniden tutum değişikliğine yöneltti. Peşinen ne CTP’ye  ne de UBP’ye güveni kaldı. Ve  kendi sağduyusu ile hem siyasi hem de ekonomik gelişimini yine kendisi formüle etti.   İşte ispatını çakan üç beş örnek,   kısaca hatırlatalım.

BİR:  Yıllarca ve halâ Kıbrıs Türk halkının Birleşik Kıbrıs içerikli çözüm istediği propagandalarının sürdürülmesine karşın sonunda yapılan anketlerden anlaşıldı ki  Kıbrıs Türk halkı ayrı Devletinden yanadır… Üstelik bu anketi bizzat Birleşik Kıbrıs savunucuları yaptırdıydı.

İKİ:  Yıllarca çözümü istemeyen taraf Türk tarafıdır dendi.  Gün geldi bizzat müzakerecilik görevindeki yetkililer  dediler ki   “çözümü de barışı dinamitleyen Rum tarafıdır!”  

ÜÇ:  Yıllarca “battık”  dediler.   Hâlâ battık demekteler.  Derken bir de gördük ki KKTC ekonomisi neredeyse Güney Rum’nun ekonomisine yetişmiş at başı gidiyor. 

DÖRT: Yıllarca kendimize  “adam olmayız”  suçlamasında bulunduyduk.  Gün geldi adam olmayan bu Bu KKTC Rum’a  elektrik  verdi.  Şimdilerde Kuzey gelecek suyu da Rum’un istemesi halinde Güney’e akıtabilecek duruma geldi.

BEŞ:  Yıllarca Türkiye gitsin, askerini parasını istemeyiz dendi!  Oysa o Türkiye 1958’lerden beridir içimizdedir.  İyi ki içimizdedir çünkü 1963’ler Kanlı Noel saldırılarına da dayanamazdık,  1974 de Makarios’a darbe yapılırken adayı Yunanistan’a bağlamak planlarını da  bozamazdık.   Ufalanır giderdik!

ALTI:  Kaldı ki o Türkiye artık Güney Rum’u ile aşık atacağımız gerçeklerde yolumuzu da yaptı göletlerimizi de.  Tesislerimizi de devasa turistik otellerimizi de…  Para derseniz gani gani! 

Siz gene de Güney’in Rum’u belki insafa gelir de çözüme varacak yumuşamayı gösterir diyerek yalvarıp sümüğünü çekmeye devam edin?  Meram anlamazsanız ne yapalım yani!  

                           ***

             O ESKİ HASTALIK

Zaman zaman yukarıdaki başlığı satır aralarında kullanırız.  Çünkü hiç geçmedi! 

Bir yenisine dünkü bir haberde tosladım.  Kısaca aktarayım.  “İnşaat Sektöründe en büyük sorunun yapı denetiminin olmaması imiş.  Bir diğer sorun da Türkiye’den gelen büyük yatırımcıların yerli yatırımcılarının önünü kesmesi imiş!”

“Eski hastalık”  dediğim bu ve  benzerleri.  Yani “Kapalı toplum ekonomisi.”  İstekleri ise  Şöyle:   Bugün KKTC’de   mevcut iş yerleri, inşaatçılar, bilumum meslek sahipleri,  müesseseler, falan ne kadarsa;   olanları öylecene  koruma altına alınmalı,  emsali olacak ötesi bir tekinin  yanına bir tekini daha koymamalı,  açtırmamalı,  yasaklamalı!”  

Böyle ekonominin yeme de yanında yat!  Fakat bizim şu inşaat sektörü  için söyleyeceğimiz bunlar değillerdi.                                                                   İnşaat Mühendisleri Odası diyor ki  inşaat aşamasında denetimler de  “bizim tarafımızdan yapılsın falan… Zaten bilinmektedir:  Mimar Mühendis Odalarına para yatırmadan,  iznini almadan bu memlekette taş üstüne taş konamaz!  Dolayısıyle İMO’sının isteği gayet de normaldir!  Normaldir de   soralım:

Eğer bu memlekette her bir işi,  trafiğinden inşaatına,  sağlığından eğitimine,  hayvancılığından tarımına kadar STÖ’leri ve sendikalar idame ettirecek,  onlar karar verip onlar yürütecek,  izin mercii onlar olacaksa,  memleketin ekonomi politikasını onlar saptayacaklarsa…

Bu memlekette hükümetlerle  belediyelere ne ihtiyaç vardır ki?   Hatta  Devlet’e!  İlga edin gitsin.  Hem tasarrufun alâsı yapılır hem de tüm yetki ve sorumluluklardan kurtulmuş olunur!

Avatar
Adınız
Yorum Gönder
Kalan Karakter:
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.

banner5

banner31