NASIL ÖRGÜTÇÜ OLDUĞUMU KENDİME ANLATIYORUM

SİZ DE DİNLEYİN

ÇÜNKÜ BENİM BİLE HABERİM YOKTU

Mahkeme Kararı: “Haberim Oldu”

 

GİRİŞ ya da GİRİZGÂH

12.04.2012 Lefkoşa Merkez Cezaevi: GÖRÜLMÜŞTÜR

           

Her şey Cumhurbaşkanımın ‘Biz kendi kendimizi sayabiliriz’ demesinden sonra başladı. Kendi kendimizi sayabiliriz dediği KKTC’nin nüfusuydu. Ne yapıyoruz, tek sıra halinde yan yana dizilip soldan biiir diye başlayıp bilmem kaç bin kaç soooon diye bitiriyor muyuz, hayır canım, öyle olmadı elbet, anlatacağım. O esna Lefkoşa’ya dikilecek gökdelenin ‘prestij’ edeceği, aynı zamanda dikine bir büyüme yaratacağı yarım Lefkoşa’nın yarım Belediye Başkanı tarafından nüksediliyordu. Dikine mi yatay mı yoksa içine mi bir büyüme olacaktı henüz bilemiyordum fakat lütfen dışarıya doğru boşalınız demek geliyordu içimden. Ben nereden bilebilirdim ki, o gökdelenin sonra ağzımın içine doğru büyüyeceğini. Anlatacağım, zaten anlatmak için çok ve uzun zamanım var.

           

Nüfus sayımı sonucunda KKTC nüfusu kıyılarda 140.000 (yazıyla yüz kırk bin) iç kesimlerdeyse 160.000 (yazıyla yüz altmış bin) çıkmıştı. Net rakam 380.000 (yazıyla üç yüz seksen bin) çıkıp adada Brüt ele geçen sayı ise 300.000 (yazıyla üç yüz bin) olarak kaydedilmiştir. Kıyılarda özellikle yaz aylarında bazı plaj ve denizlere girilmesi zorlaşırken, kıyılarımızda karpuz kabuğu, sigara izmariti, çiş lekesi ve uzuneşeklere rastlanılmıştır. (Uzuneşekler mevzuya aynı derecede rastlamamışlardır.) İç kesimlerdeyse sur içlerine ve bazı sokak ve mahalle aralarına belli bir vakitten sonra hem girişi hem de çıkışı zorlanmış, iç kesimlerimizde çakı, tabanca, bali, ot, okey taşı ve dilencilere rastlanılmıştır. ( Dilenciler mevzuya aynı derece rastlamamışlardır.) Herkes sayımı metanetle karşılamış, herhalde çoğu restoran, dolmuş ve otellerde olduğu gibi altı yaşından küçükler hesaba katılmamış, her ailede ise ailenin büyüğü aile namına sayılmış gibi görülüp konu üzerinde kimse debelenmemiştir. (Bence devlet sapına kadar haklı; devlet devirdaim yapmaktadır, hepimiz havuz problemlerinden hayatımızın bir dönemecinde geçtik, düşününüz, aynı anda akıtırken aynı zamanda da boşaltmaktadır, A çeşmesi B çeşmesi yok, akan da bizim boşalan da bizim, değil mi? Bütün mesele Yarım Belediye Başkanının buyurduğu; dikine mi, yatay mı, içine mi? İşte onu düşünemedik lan, tüh!)

           

Tüh ki devlet de beni sayarken -adamdan saymamış olacak ki, çünkü adamına göre sayımlar vardır, ben çok saydım, devletle hesabımız hiç tutmadı- malum sayımda ben iki artı bir çıktım. ‘Ne oluyor lan federasyon kararı mı, kaç tanesini sahaya sürebiliyorum bu benlerin’ diyecektim ki şaka kaldırmayacak kadar saçma olduğunu fark ettim. Biri benim, diğeri de benim ama bahsettiğim bana pek benzemiyor, artı bir ise hiçbirimize benzemiyor, onu daha çok yazdıklarımdan tanıyoruz ben ve kendim; ama o da ben. Herhalde dedim, Havuz Problemi Devlet’in en sevdiği teşrifat, hem akıtıyor hem de boşaltıyor, yoksa rakamlarda ciddi bir matematik ağlaması mevcut, ben neden üç sayılıyorum ulan, kaç tanemiz üç sayılıyoruz, ayrıca ulan, bir de ulan, nasıl üç yüz bin çıkarız lan?!? (Devlet şizofrenilere kucak açıyor, böyle düşünmelisin.)  

           

Bir sabaha karşı, beş ila beş buçuk arası, uykumun en civcivli kısmında, devlet bu benlerle kendimi tanıştırmak için kapımı çaldı. Fakat devlet kapıyı çalarken ‘şimdi uyuyorum öğlen gel’ diyemiyorsun, çünkü kapına ’polis zoru ve mahkeme kararıyla'dayanmak diye bir şey var, o esna senin dayanacağın bir şey olmadığından don yaka atlet paça götürülüyorsun, götürüldüm. (Merhaba devlet. Ne güzel. Tokalaştık seninle. Fakat ilk tanışmalar pek önemlidir, ilk bakış, ilk gülüş, belki sizi sevebilirdim, aramızda dayanılmaz aşılmaz bir aşk başlayabilirdi, keşke böyle başlamasaydık. Bir vatandaş olarak böyle hayal etmemiştim sizi. Yürü lan dümbük!)

           

Bana atfedilen suçlardan bazıları, kafamda kurguladığım iki tiyatro oyununun ve bir kitabın ‘suç unsuru’ taşıdığı ve ‘terör örgütü dokümanı’ olduğu ve bu kurguladıklarımı not olarak defterime işlediğim için ‘teröre övgü’ ve defterimde yazılanların ‘darbeye hazırlama gerekçesi’ olarak görülmesindendi. ‘Notlarım henüz tamamlanmamış olduklarından nasıl suç unsuru olabilir’ dedim ki başımda dolanan devlet ‘Kafanda tutsaydın’ dedi. Çok açıklayıcı oldu. ‘Vay kafama sıçayım’ dedim, ‘Devlet ne kadar pratik devlet.’ Şöyle geldi aklıma hemen. Devlet bir kurum kursun.  Misal ‘Kitapları Ehlileştirme Kurumu (KEK, bak ismi de KEK oldu) buraya her notumuzu, aklımızdan kâğıda düzyazı olan düşüncelerimizi, önce bu kuruma fakslayalım, kurum değerlendirsin, uygunsa bu doğrultuda rapor versin, değilse vermesin, boş yere hem sevgili devletimi hem de en güzel uykusunda olan sevgili vatandaşımı yormayalım. (Mesele bu kadar basit ve romantik değildi, anlayacaktım.)

           

Ama kafam karıncalanıyordu. Sorguda kafamı karıncalayan şey ‘kim ulan bu ben’ idi. Kendimi biliyordum da, bu her haltı yiyen ben kimdi? Ben senelerdir beni tanımıyor muydum? Kendim ile benim uzaklığı bu kadar mı yorucu yol yapıyordu? Evet, sorgudan ziyade beni düşünüyordum, evet, kendim bu beni bulmalıydım ve benle konuşmalıydım. Kendimle beni yan yana getirip bu sorunu çözmeliydim. Devletime de bunu göstermeliydim. Zira koskocaman devlet yirmili yaşlarımdan sonra şizoid olduğumu bana gösteriyordu. Ne güzel devlet, yalnızca hukuki olarak efendi gibi çalışmıyor, vatandaşlarına psikolojik destek de veriyordu. Ama kimdi lan bu ben?

           

Devletle de konuştum. Bunları ben yapamazdım. Çünkü kendimi biliyordum. Devlet, ‘Biz onu bunu bilmeyiz, sen bunları yapmışsın, sen örgütçü olmuşsun, örgüte çalışıyormuşsun, senin senden haberin mi yok’ dediler. ‘Evet, lan’ dedim, ‘Ne sapıkça bir hayat, ben kendimi öldürüyorum, kendimin haberi yok.’ Oturdum o gece, sorgu odasında, zihnimle bir süre güreş tokattan sonra, çıkardım beni kendimden, oturttum karşıma, başladım kendim sorgulamaya beni.

 

            —Merhaba ben. Örgütçüymüşsünüz?

            —Evet kendim.

—Ne bokuma benden habersiz örgütleniyorsunuz lan. Bende örgüt bolluğu mu var?

            —Siz çok pasifsiniz kendim.

—Ulan tutukluyuz ben. Senin ağzından çıkanı kendin duymuyor mu? Neremiz edilgen?

            —Kendinle tanışmamışsın demek. Tanış.

            —Ben. Devletin elemanı mısın lan? Devlet adına mı çalışıyorsun?

            —Ben, kendimdir. Kendim ki muhakkak ben.

            —Ben çok hayvansınız.

            —Sorguda suçu bana atmayınız kendim.

            —Kendim bu beni öldürürüm.

           

Gitti şerefsiz ben. Benle ne yapacağım ben? Kafamı kurcalayan ne varsa benim ama ben kendimin değil. Not almakla ilgisi var mı bunun? Yoksa başka bir O ile kavga ettikleri için kendimle beni mi birbirimize düşürüyor devlet? Devlet, sevmediği vatandaşlarından artı iki kişi daha mı yaratacak artık? (Korkum ki en sonunda altı artı ikiye kadar gitmesin) Ben kimsenin adına yazmadım, ben kimsenin dokümanlığını yapmadım, kendimi övemem lan başkasını nasıl öveceğim, bu kendim değil, ben inandığımı yazdım, hepsi bu. (Uyan lan, sorgulayacağız)

 

—Yazmayı planladığın oyununda devlet şiddet olaylarının önüne geçemediği için çözüm olarak Şiddet Bakanlığı kursun diye not almışsın. Çok mu komik bu?

            —Değil mi?

—Değil. Şiddet olaylarının önüne geçemediği için derken ne demek istiyorsun? Ülkede kargaşa mı çıkarmak istiyorsun? Böyle bir ortam varmış gibi göstermek mi istiyorsun? Darbe zemini mi hazırlıyorsun mevcut iktidara?

—Hiçbir oyun ne darbe yapar ne devrim. Ayrıca mevcut zaten iktidarı temsil eden bir şey, iktidar olup mevcut olamayan iktidarlar mı var?

—Buralarda soruları ben sorarım. İlk perdenin sonuna diye not demişsin; gökten üç elma düşecek, biri Vasıf’a diğeri hükümete diğeri de seyirciye. Gökten derken, Lefkoşa’daki gökdeleni mi bombalayacaktınız?

            —Yok, artık.

—Kaç kişisiniz? Vasıf mı bombayı koyacak? Hükümeti mi bombalayacaksınız lan yoksa? Seyirci dediğin kimler, örgüte mi gönderme yapıyorsun, örgüte mi haber veriyorsun lan olayı?

—Efendim. Şekspir, III. Richard’ı yazdığında Britanya Krallığına darbe mi yapmayı planlıyordu, böyle saçma şey mi olur, oyun efendim.

—Şekspir kim lan? O da mı oyun yazıyor? Dış mihrak mı Şekspir?

            —Benim yerime benim oyunu yazar mısınız?

—Afrika denilen bir gazete. Buraya bu konuyla ilgili birbirinden komik olmayan yazılar yazmışsın. Ayrıca gazeteyi ben kurşunladım demişsin. Aleni kendi kendinize yapmışsınız. Ağzınla anlatmışsın. Bunlar ne? Birilerine haber mi veriyordun? Listenin başında kim var, isim ver bana?

—Mizah efendim, hepsi. Örgütün başında Aziz Nesin var, her şeyi ondan öğrendik.

—Aziz Nesin öldü lan, Madımak’ta öldü, o.

            —Keşke Tanrı’da dört yanlışta bir doğruyu götürse, değil mi?

            —Bana mı bir şey diyorsun sen, hı, bana mı bir şey dedin sen?

—Bana mektup yazmak istiyorum, mümkün mü, çünkü bana Mümkünlü’de her şey mümkün denildi de. (Çay içip gelicem lan, çabuk yaz, mektuba ben de bakıcam)

            Ne bok yiyeyim. Oturup bana mektup yazdım. Aynen aşağıda aktarıldığı gibidir. (Keşke tazyikli bir bok yeseymişim daha iyiymiş, ah nerden bileyim.)

 

            “Sevgili Ben,

 

            Ne güzel zamanlar geçirdik seninle. Şimdi neden bu başkalaşma. (Başkalaşmayı değiştirelim, anlamayabilir.) Demem o ki senle ben biziz. (Bunu da net ifade etmelisin) Şöyle düşün, gerilere git, çocukluktan bu yana, şöyle açayım; ergen çağlarımızda kalbimize konan pırpır kuşları gibi (daha açık olmalısın, herkes anlasın) birlikte bu hayata, bir bahar günü, dallara çiçek açasımız gelmedi mi? Neden başka topraklarda açıyorsun? Bana dön. Kendin.”

 

Çay içip geldi. Mümkünlü’de her şey mümkün, mektup okundu, incelendi, önümdeki davadan kurtulurum derken yeni bir dava dosyası daha açıldı. Hem de bu daha tazyikli ve akıcıydı. Devletin bana gönderdiği mektupta şunlar yazıyordu:

 

            “Parantez içlerinde örgütten aldığı emirler kendisine bildiriliyor. Net olması ve -yazı boyunca özellikle de sonunda- açık olarak tavrını ortaya konması isteniyor. Bu yolla bilgi alışverişi sağlanıyor ve basın yayın kanalı kullanılarak terör örgütü övülüyor ve örgüt adına dokümanın yayılması sağlanıyor. Yazının bir yerinde ‘Ergen çağlarımızda kalbimize konan’ derken –‘çağlarımızda kalbimiz’ kısmını çıkarın ‘e’ kalsın- aleni olarak terör örgütünün adı kullanılıyor. Ergen çağlarımızda derken terör örgütü mensuplarına bu yolla çağrı gönderiliyor. Örgütte –güçlü bir sav olarak sanılmaktadır ki- mensuplara ‘ergen’ denilmektedir ve aralarında da birbirlerine böyle seslenmektedirler. Cümlenin devamında kullanılan ‘Pırpır Kuşları’ ise terör örgütünde daha üst kademede olan beyin takımına gönderme yapılmaktadır. Örgüt bunun üstüne, parantez içinde, ‘daha açık olmalısın herkes anlasın’ demektedir. Yani tarih ver demektedir, hangi zaman olacak diye net olmasını istemektedir. Yazar, bir bahar günü diyerek bu yolla darbe günü ve tarihini sunmaktadır. Belli ki mevcut iktidara yapılacak darbe bahar aylarında yapılmak istenmektedir. (Kurumumuz bu ayları Mart Nisan Mayıs olarak düşünmektedir. Fakat kurumumuz Mart ayının ‘kapıdan baktırır kazma kürek yaktırır’ durumundan dolayı bahar aylarından saymamaktadır ve darbenin Nisan ya da Mayıs ayında olmasının istenildiğini düşünmektedir) Cümlenin sonunda ‘çiçek açmak’ diyerek, mevcut iktidarı devirdikten sonra kurulacak darbe hükümetine vurgu yapmaktadır. Bununla birlikte, bütün kendilerine benzeyen Benlere, Ergenlere ve Pırpır Kuşlarına, ‘kendi topraklarında açmaya’ ve ’bana dön’ diyerek bu bağlamda örgüte genel darbe çağrısı yapmaktadır. Ayrıca yazar, Lefkoşa’daki gökdeleni ta başından beri bomba ile imha etmeyi düşünmekte, oyunlarında buna yer vermekte, bunun için çoğu kez örgüte çağrı yapmaktadır. Bu yazısında da bunun için çağrı yaptığı sanılmaktadır.”

 

Kendim bana mektup yazıyor, suçum üç iken beş oluyor, al işte insan kendine mektup yazar mı, yazarsa böyle olur. İşler giderek gübreye sarıyor, kendim benden şüpheleniyoruz, her şeyi o yapmıştır, ibne ben.

 

            —Bu ne lan?

            —Mektup.

            —İnsan kendine mektup yazar mı lan?

            —Kendini tanımazsa yazar.

            —Kimsin lan sen?

            —Bilmem. Ama ben değilim orası kesin.

            —Örgütünüzün adı ne lan?

            —Eşeğin ziki olabilir mi?

 

Bir taslak oyun, bir henüz taslak olarak bile aynaya tutulunca flu duran roman, kendime yazdığım bir mektup, parantez içlerim, yazının şurasına burasına iç çektiklerim, not düştüklerim, kendime konuştuklarım, ancak yazanın bildiği bir kendinle kurduğun yazı kardeşliği, Gökdelen ile ilgili ve ilgisiz Afrika gazetesinde yaptığım lüzumsuz şakalar, belirli zamanlarda ve tarihlerde gene Afrika’da yazdığım yazılar, iki artı bir durumum ve kendimden bir oyuncu eksiltemediğim çıkartamadığım için (hepsi yabancı olunca, yabancı çıkartıp yerli sokamıyorsun, federasyon kararı ve fakat hepsi mi yabancı olur bana, yerliden yanayız hocam, yerliden yanayız) şu anda Lefkoşa Merkez Cezaevinde bulunmaktayım. Bana atfedilen suçlar ‘terör örgütü dokümanı’ yaymak ‘suç unsuru yazılar yazmak’ ‘teröre övgü’ ve ‘darbeye hazırlama gerekçesi’ olarak okundu. Okundu ve fakat ben yazamadım. Çünkü yazmıyorum artık. Ne zaman yazsam başıma bir iş geliyor. İleri demokrasi bu olsa gerek, yazmayacaksın, okumayacaksın, benim istemediğim şeyleri ne okuyacaksın ne yazacaksın. Devletle tanıştığımdan beri de kendimi hiç tanımadığımı gördüm, iyi ki dört kollarıyla yakamızda devlet var, Allah devletimize zeval vermesin. (Hükümet Kitap Okuma Kütüphaneleri (HÜKOK) kurulsun, kitap silmek ya da yakmak tarihe karışsın, okunmasında sakınca olmayan ve muzır görülmeyen kitaplar bu kütüphanede olsun; demokrasi akrobasi değil ki lan, işine geldiği gibi; oradan oraya atla, parende at; olmaz ki, düz dur bir, düz dur!)

 

Peki, bitti mi? Bitmedi elbet. Buraya kadar olan benim başıma gelenler. Elbette ki burada bitmeyecek. Ben de yaşadıkça öğrendim. Öğretti devlet. Şimdi de anlatacağım. Bütün bildiklerimi anlatacağım. Haftaya, Afrika gazetesinin örgütle nasıl bağlantısı olduğunu, darbeye kışkırtıcılık yapmak için nasıl manşetlerini dekolte attığını, benim (yine kendimden habersiz) bunların içinde nasıl olduğumu, yazar ve çizer takımının (birbirimizden habersiz ama çok örgütçü bir halde) nasıl darbecilerle bir koştuğumuzu anlatacağım. Ayrıca elbette, nasıl Rumcu olduğumuzu, Rum’a nasıl bilgi aktardığımızı (çok karmaşık gelmesin hem darbeci hem Rumcu; bu çok fena örgüt, okudukça anlayacaksınız, ben de benden okudukça anladım.) Yasemincilerin, Barakacıların, Şener Elcil’in, Sendikaların bütün gerçek yüzlerini anlatacağım. Neler öğrendim buralarda, neler, bugüne kadar yaşamamışız. (Ben kendi adına konuş, Kendim böyle düşünmüyoruz, büyük bir kumpasın içindeyiz, düşün; ben kendim değilsin, nasıl bir devlet ödeviyse, evde mi yapıyorduk, cezaevinde mi? 1267 Ali, otur sıfır. Hep mi sıfır amına koyum, sonra neden adam olmuyorsunuz diyorsunuz.)   

 

‘Ben ve Kendimiz varmış lan’ diyeceğiz, daha durun, demokrasi festivalindeyiz. Daha havai fişekleri patlatacağız, durun gitmeyin, oturun.

(Devamı Haftaya…)

 

31 Mart 2011

                       

Avatar
Adınız
Yorum Gönder
Kalan Karakter:
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.

banner5

banner31