Gizem Özgeç yazdı...

Bir süredir aklımda aynı soru dönüp duruyor...
Ne zaman bu kadar acımasız olduk?
Bir insanı sevmemekle ona kötülük etmek arasındaki mesafeyi ne zaman bu kadar kısalttık?
Siyaset bunun en görünür olduğu yer belki.
Birini beğenmiyorsak artık yalnızca fikrini eleştirmiyoruz. Karakterini, zekasını, ailesini, görünüşünü, hatta insanlığını tartışmaya açıyoruz.
Sanki bir görüşe itiraz etmek, o görüşün sahibine her türlü sözü söyleme hakkı veriyormuş gibi.
Vermiyor!!!


Özgürlük, insanın aklına gelen her şeyi söyleyebilmesi değildir. Bazen özgürlük, söyleyebileceği halde neyi söylememesi gerektiğini bilmektir.
Asıl mesele de burada başlıyor.
Çünkü eleştiriyle hakaret arasındaki çizgi aslında çok net.
Eleştiri düşünceye yönelir.
Hakaret insana.
Biri fikri tartışır, diğeri kişiliği yaralar.
Ama biz bu ikisini birbirine karıştırmaya başladık.
Bir siyasetçiye “Bu karar yanlış” demek yerine “Sen zaten şöylesin” demek daha kolay geliyor.
Bir gazetecinin yazısına cevap vermek yerine gazetecinin kendisini hedef almak...
Bir insanın siyasi tercihini sorgularken, onun bütün ahlaki değerleri hakkında hüküm vermeye kalkmak...
Ve sonra bütün bunların adına “görüş” demek.
Hayır.
Her sert söz cesaret değildir.
Her acımasızlık dürüstlük değildir.
Bazen insan sadece öfkelidir.
Bazen de öfkesine biraz entelektüel makyaj yapıp onu fikir zannediyordur.


Sosyal medya bunu daha da kolaylaştırdı.
Ekranın arkasında insanın karşısındakinin yüzünü görmemesi, vicdanın sesini de biraz kısıyor.
Bir cümle yazıyoruz.
Gönderiyoruz.
Bitti.
O cümlenin karşı tarafta ne açacağını düşünmüyoruz.
Çünkü artık karşımızda bir insan değil, bir profil fotoğrafı var.
Belki de çağımızın en büyük yanılgılarından biri bu...
İnsanları fikirlerine indirgemek.
Oysa insan, fikrinden daha büyük bir varlık.
Yanlış düşünebilir.
Yanlış konuşabilir.
Yanlış karar verebilir.
Hatta bize göre tamamen haksız olabilir.
Ama yine de insandır.
Ve hiçbir siyasi kimlik, karşımızdaki insanın insanlığını elimizden alma yetkisi vermez.


Bir de bundan tuhaf bir haz üretmeye başladık.
Birinin başarısızlığına seviniyoruz.
Birinin düşmesini alkışlıyoruz.
Bir başkasının zor durumda kalmasını “Oh olsun” diyerek izliyoruz.
Belki de tam o anda kendimize bakmamız gerekiyor.
Çünkü karşımızdakinin başına gelen kötülük bizi mutlu ediyorsa, mesele artık yalnızca onunla ilgili değildir.
Bizim içimizde de bir şeyler değişmiştir.
Her tartışmayı kazanmak zorunda mıyız?
Her fikre cevap vermek zorunda mıyız?
Her öfkeyi cümleye çevirmek zorunda mıyız?
Ve en önemlisi:
Haklı olmak, kırıcı olmayı gerçekten haklı çıkarır mı?
Bence çıkarmaz.


Çünkü insanın gerçek kalitesi, kendisiyle aynı fikirde olanlara nasıl davrandığında değil; kendisine karşı çıkanlara ne kadar insan kalabildiğinde ortaya çıkar.
Siyaset değişir.
Gündem değişir.
Fikirler değişir.
Ama bir insanın söylediği sözün başka bir insanın içinde bıraktığı iz, bazen sandığımızdan çok daha uzun yaşar.
O yüzden belki biraz ayar çekmek gerekiyor.
Kendimize...
Dilimize...
Öfkemize...
Egomuzа...
Ve şu “Ben istediğimi söylerim” rahatlığımıza...

Herkes öfkelenebilir.
Herkes karşı çıkabilir.
Ama herkesin içinde, öfkesinden daha büyük bir vicdan olması gerekir.
Galiba bugün birbirimize en çok bunu hatırlatmaya ihtiyacımız var.