Burjuvazi, Fransız İhtilâli’nden sonra ortaya çıktı diyoruz ama tecimsel faaliyetler, tarihin başından beri vardır. 

Fransa’dan sonra olan, “bourg” yani kasabalarda yaşayan tüccar kesimin iktidarı ele almasıdır. 

Marx’ın da katkısıyla, bir sınıftan bahsedince, bir kısım insanın, üretimin içinde tarih boyunca ticaret yaptığı, bir kısmının da emeğini bunlara satarak yaşadığı farz edilir! 

Oysa öyle değildir. 

Biri batar, öteki çıkar bu sınıfın mensupları sürekli değişir. 

Türkiye örneğine bakın diyeceğim! 

En  “babaları”, üç kuşaktır! Gerisi, iki kuşak ya var, ya da yok! Örneği beğenmezseniz, Amerika’ya bakın… 

Rockfeller kaç kuşaktır? 

Ford? 

Getty? 

İngiltere, Fransa veya Almanya’da durum daha da karmaşıktır. 

Yani 1789’dan sonra, ekonomiye egemen olan para sahibi ama köksüz bir “sınıf” (belki de  kategori desek daha doğru olur) toplumun başını çeker… 

Parası var ama bunu yatırımın dışında en üst düzeyde nasıl kullanacağı konusunda, bilgisiz… 

Alışkanlığı, geleneği, göreneği yok!

Avrupa’da bu rafine zevkleri, eski aristokrasi temsil eder! 

Bunların ötekiler gibi paraları yoktur ama parayı nasıl rafine bir biçimde yiyeceklerini bilirler! 

Bir biçimde iyi para kazanmış olanlar da onları taklit ederek, üst düzey zevklerden oluşan bir yaşam tarzı tuttururlar. 

İşte buna sosyete derler… 

Aristokrasi’nin kalıntısı yani… 

Bütün o gördüğümüz koleksiyon yapmalar, şarapçılıklar, gurmelikler, defileler, yazda Fransız Rivierası’na inip, kışta Alpler’e çıkmalar,  aslında bir biçimde para kazanmış ama görgüsü olmayanların, parası olmayıp da görgüsü olanları taklit edip, kendine asalet arama çabasıdır.

Gelelim, Türkiye’ye… 

Türk kültüründe aristokrasi yok! 

Birincisi, Osmanlı’dan dolayı yok! 

Çünkü Osmanlı bir başka hanedan ailesi olabilecek hiçbir oluşumu yaşatamazdı ve yaşatmadı! 

İkincisi, gene Osmanlı’dan ötürü yok! 

Çünkü Osmanlı’da yerel beylikler ve soyluluklar üretecek, klâsik bir feodalizm hiç olmadı… 

Osmanlı’nın bir tek aristokrat ailesi var: Osmanoğulları… 

Onları da sürdük, sen sağ; ben selâmet!

Peki şimdi bir biçimde para kazanmış, dedesi mahalle bakkalı olan Koç’lar veya hamal olan Sabancı’lar, kime bakıp da “sıra usül” öğreneceklerdi?  

Ve inin daha aşağıya… 

Ya batı aristokrasisini taklit edip, “Leydilik Okulu”na gideceklerdi, veya lâhmacunla viski içeceklerdi.  

Dedesi, Çorum çarşısında leblebici, babası şehre inip bir biçimde uydurduğu bir petrol istasyonu ile işe başlayıp, beş on tane eden herif; cebindeki paraya güvenip, “sosyetecilik” oynamaya kalkınca ne halt edecek? 

Gidip, piyasadan bir yelloza takılıp, paparazzi kovalayacak! 

Ne örneği var bakacağı, ne de geleneği… 

“Avrupa’da” diye bir şeyler duyuyor işte… 

Parası var, yapacak…

Bize gelince: Bilmem hangi köyden, Lefkoşa’da bir memurluk uydurduğu için, “kente” göçen, (kent de ne kent ya!) memurun çocuğu “sosyete olmaya” özenirse ne olur? 

Ya durduğu yerde şarap eksperi, gurme şu bu kesilir kudretten, ya da on altı’sında uyuşturucu ile yakalanır işte… 

Almanya’da da ayni durum olsa ayni sonucu verirdi, Fransa’da da İngiltere’de de… 

Olan budur! 

Ve dahi Ali Tekman az yazmıştır.

Türk kaşığı ile İngiliz pudingi yemeye kalkanlara duyurulur… 

Üretmediğin şeyi, tüketemezsin… 

Seni kusturur… 

Kültür bile olsa… 

Avatar
Adınız
Yorum Gönder
Kalan Karakter:
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.

banner5

banner31