Tülin Berova yazdı…

Bir devleti güçlü kılan yalnızca kurumlarının varlığı değildir. Asıl güç, bu kurumların milletin kaderini ilgilendiren anlarda aynı hedef doğrultusunda hareket edebilmesidir. Devletin omurgası, makamların birbirini dışlamadığı, yetki ve sorumlulukların ortak bir politikada buluştuğu yapıdır.

30 Ağustos’ta Girne açıklarında yaşanan gemi faciası, bu gerçeği acı biçimde hatırlattı. Girne’den Taşucu’na hareket eden ve 267 kişinin bulunduğu yolcu gemisinin alabora olması ülkemizi derin bir endişeye sürükledi. Çok sayıda yolcu kurtarılırken ne yazık ki hayatını kaybedenler de olmuştur. Arama kurtarma çalışmaları sürerken Bakanlar Kurulu, 31 Ağustos’tan 2 Eylül gün batımına kadar ulusal yas ilan etmiş, Zafer Bayramı resepsiyonları da iptal edilmiştir.

Aynı saatlerde Cumhurbaşkanlığı, hükûmet, Dışişleri ve güvenlik kurumları kriz masasında yan yana durdu. Türkiye’nin uçak, helikopter, insansız hava aracı ve deniz unsurlarıyla sağladığı destek, Anavatan Türkiye ile KKTC’nin tek bir omurga gibi hareket edebildiğini yeniden hatırlattı.

Türkiye Cumhurbaşkanı Sayın Recep Tayyip Erdoğan’ın faciaya gösterdiği yakın ilgi de bu birlikteliğin güçlü bir ifadesi olmuştur. Sayın Erdoğan, Cumhurbaşkanı Sayın Tufan Erhürman ve Başbakan Sayın Ünal Üstel ile ayrı ayrı telefon görüşmeleri yaparak gelişmeler hakkında bilgi almış, Türkiye’nin her türlü desteği sağlamaya hazır olduğunu bildirmiştir. Bu dayanışma, Anavatan Türkiye’nin Kıbrıs Türk halkının yanında olduğunu bir kez daha göstermiştir.

Facianın nedenleri ve varsa ihmaller yetkili makamlar tarafından araştırılacaktır. Ancak çıkarılması gereken ders açıktır. Kurumlar birlikte hareket ettiğinde devlet güçlenir.

Aynı ortak duruş günlük siyasette de zorunludur. FC Barcelona Academy’nin Kuzey Kıbrıs’ta planladığı futbol kampının Rum yönetimi, Rum Futbol Federasyonu ve ELAM’ın girişimleri sonucunda iptal edilmesi, karşı karşıya bulunduğumuz anlayışı göstermiştir. Çocukların spor yapma ve dünyayla buluşma hakkının engellenmesi, güven ve iş birliği söylemleriyle bağdaştırılamaz. Üniversitelerimizin “Kuzey Kıbrıs” adıyla dünya sıralamalarında yer alması hedef alınmış, enerji alanındaki adımlarımız Birleşmiş Milletlere taşınmış ve uluslararası etkinliklere katılımımız engellenmeye çalışılmıştır.

Rum tarafı bütün imkânlarını halkımızın önünü kesmek için kullanırken Cumhurbaşkanlığı, hükûmet ve Dışişleri arasındaki koordinasyon daha da önem kazanmaktadır. Eski Başmüzakereci Ergün Olgun’un uyarısı bu bakımdan yerindedir. Doğu Akdeniz’de güvenlik, enerji ve egemenlik mücadelesi ağırlaşırken dış politikada farklı seslerin yükselmesi karşı tarafa alan açar.

Parlamenter demokrasilerde cumhurbaşkanının her dış temasına Dışişleri Bakanı’nın katılması şart değildir. Ancak önemli görüşmelerde hükûmetin yetkilendirdiği bir temsilcinin heyette bulunması yerleşik devlet uygulamalarındandır. Cumhurbaşkanı Tufan Erhürman’ın Rum liderle gerçekleştirdiği son görüşmelerde hükûmeti veya Dışişleri Bakanlığını temsil eden bir ismin heyette yer almaması bu nedenle dikkat çekicidir. Danışmanların katılımı doğaldır ancak halkın iradesiyle görev yapan hükûmetin sürece doğrudan katılımının yerini tutmaz. Görüş ayrılıkları da kamuoyu önünde değil, devlet ciddiyetine uygun biçimde istişare yoluyla çözülmelidir.

Facianın ardından ortaya konan üst düzey iş birliği, yalnızca arama kurtarma çalışmalarında değil, dış politikada da temel ilke olmalıdır. Kıbrıs Türk halkının haklarını koruyacak güçlü duruş, hükûmet, Cumhurbaşkanlığı, Dışişleri ve Anavatan Türkiye arasında kurulacak sağlam bir devlet omurgasıyla mümkündür. Güvenliğimiz ve geleceğimiz söz konusu olduğunda gerçek açıktır. Türkiye olmadan asla.