İHD Diyarbakır Şubesi verilerine göre 1988 yılından bu yana 24 senede çatışmalı süreç nedeniyle 561 çocuk yaşamını yitirdi. Bu çocukların 181’i AKP döneminde katledildi. İdris Naim Şahin’in düz kontağına göre “Geçimli’de atılan havan mermisi” ile “Ankara’da yazılan yazıların” yarattığı tahribat farklı değildir çünkü aynı ‘eldir’. Ve fakat yarattıkları ‘elden düşme demokrasilerinde’ mütemadiyen duygudaşlık kültürlerinde “bağcıyı döv üzümü götür” şiarı izlediklerinden olsa gerek 561 çocuğun İzmir’deki 561 çocuktan farkını düşünmek istememektedirler. Ayrıca bahse detay olan yazılardan kastı nedir, mesela Akit Gazetesi gibi mi bir elde kalem tutmak hayalini kurdukları gazetecilik? Bence kardeşliğin, insanlığın, hoşgörünün, duygudaşlığın, paylaşmanın ve yürümenin en orta yerine havan mermisi atan bu ‘elden düşme yazıların’ elini hiçbir zaman tutmayacağız.

Ona buna ‘andıççılık’ adı altında suç eyleyen, 28 Şubatçıların izinde giden, öznesi değiştiği halde yüklemi durmadan 12 Eylül’ün prefabrik yapılaşması olan bu sistemin, iyi ile kötüyü, doğru ile yanlışı ayırmadan ziyade ‘öç alma duygusu’ ile kendi ‘inşasını’ dikmeye çalıştığı kesindir. Öyle olmasa, ulan andıççılık mı ediyorsun diye Akit Gazetesine ‘ne yapıyorsun’ diye sorması demokrasi gereği değil midir? Akit Gazetesinin Şemdin Sakık’ın mektubu üzerinden, çok da yabancısı olmadığımız bir şekilde, yani “kendi bağlarına bağcı olmayanlara” reva gördüğü üzere “hedef göstererek” ve “tetikçi gazeteciliği” yaparak isim vermesi midir “Geçimli’de atılan havan mermisinden” onu “yazıyla diğerlerinden ayıran?”  Eğer insanlığın kalbine bir nebze kardeşliği inşa edecek bir tuğla daha koymaya yazı diyorsa lisan için kurulmuş kelimelere insan, biz insana, bir tuğla daha koymayı ‘insanlığın elinden’ sayarız. Ve korkmuyoruz, korkmayacağız, bu da “Mağusa’dan yazılan yazılardan” sayılsın, zaten hepimiz aynı meselenin çocuklarıyız, ne fark eder ki! Ne yani yazmayacak mıyız, 561 çocuğun neden öldürüldüğünü sormayacak mıyız? Onlar ki daha kurşunun bile ne işe yaradığını bilmeden öldüler, onlar ki daha savaş nedir bilmeden öldüler, onlar ki Kürt olamadan öldüler, onlar ki bizim durmadan ‘köşesinden yazdığımız’ Kürt Meselesi nedir bilemeden, okuyamadan, öğrenemeden öldüler, söylemeyecek miyiz?
   
12 Eylül Davası’nda sözde yargılanan (Bazı sözdeler bazı sözlere öyle sözle yakışıyor ki, doğru söze ne denir ki babından) Kenan Evren içli-boğuk-ağlamaklı bir yutkunmayla “Benimle ne uğraşıyorsunuz. Bırakın da öleyim” buyurmuşlar. Sen Erdal Eren’in boynuna kapkara ilmiği geçirirken üstüne üstelik yaşını da büyük göstererek (yani bazısı tarih karşısında büyürken diğeri hep küçülecektir diyalektiği) katlederken, bir de utanmaz-arlanmaz faşist gülüşünle bütün bunları izlerken ‘bırakın’ dedi miydin? Ey korkak! Şimdi yalandan olduğu aşikar olan ve sözde bir yargılanmanın karşısında bile bu kadar aciz ve küçücük kalmanın sebebi nedir? Yiğit bir Erdal çıkamaz mı sizin aranızda? Deniz gibi gidemez misiniz inandığınız şeylerin peşinden ve öldürenin gözlerinin ta içine bakarak ‘ben değil, sen ölüyorsun’ deme cesaretiniz de mi yok? Sizin arkanız, beriniz, yasalarınız, kollayıcılarınız, itaatkarlarınız, yancılarınız olmadan ancak zavallı mı olursunuz? Ey korkak! Ey bezirganın paşası! Mamak’ta, Sağmalcılar’da, Metris’te, Diyarbakır’da türlü eziyetler ve nadide faşizan örneklerinle korku filmlerinde bile tahayyül edilemeyecek psikopatlıklarla ‘asmayıp da beslediğin’ o korkunç cehennemi yaşayan gençlerin tekine bile ‘bırakın, yapmayın’ dedin mi? Demedin. Çünkü sen tarihin bütün faşistleri gibi ancak güç elindeyken ‘güçlenirdin’. Kendi pedagojik sorunlarından mütevellit karakteristik olarak beliren ezikliğini örtmek ve yerine koymak için uğraştığın ‘şaşalı bir kişilik’ yaratma dürtünle ancak insanları ‘ezerek’ onlara ‘zulüm ederek’ ve tıpkı kendine duyduğun o korkunç ‘nefret’ ve ‘küçük görme-hor görme’ duygun gibi karşındaki her insandan da en başta ‘nefret etme duygunla’ ‘saldırmaktan’ başka ‘gücün’ yoktu. Ve ne zaman gücün elinden alınır, sen artık sadece bir ‘Kenan’ olursun, işte o zaman ‘küçücük’ ‘zavallı’ ve ‘hiçbir şey’ olursun. Bırakmayacağız ey korkak! Dilerim daha uzun ve çok uzun yaşarsın ve bir gün hakiki bir adalet sistemi kurulduğu zaman sanık sandalyesine oturursun ve o sandalyede o kadar un ufak olursun, o kadar küçüldüğünü görürüz ki işte o zaman deriz; Ey korkak, yaşını büyütmek marifet değildir, esas marifet inandığın şeyin dosdoğrusunda büsbüyük yürüyebilmektir. Sen yüz yaşındasın ama on altı senelik ömür kadar bile büyüyemedin, küçücük kaldın, kalk ayağa diyeceğiz! Ayağa kalkamayacak kadar küçüleceksin, kalkacaksın da biz küçüklüğünden göremeyeceğiz kalktığını. Ve tarihin çöplüğünde doğumunla ölümün arasındaki süre sadece on iki dakikadır diyeceğiz! Şimdi kimin yaşı küçük, kimin insan eli yiğitçe büsbüyük, gördün mü, diyeceğiz, daha dur, daha dur, daha ölme, ne olur ölme...
   
Üniversitelerde (sözde) Siyasete Özgürlük diye tanıtılan yeni YÖK Disiplin Yönetmenliği’nde ‘yazı ile havan topu’ ‘kitap ile bomba’ arasındaki şahane benzerlikler ve icatlar gibi muhalif öğrencilere ceza vermek adına birçok açık bırakılmış kapı bulunmakta. Eğer afişi onların uygun gördüğü camekana asmazsanız ‘havan topu’ ile ‘yazı yazmak’ ya da ‘kitap’ ile ‘bomba’ arasındaki ince çizgiden ‘ileri demokrasinin yardımcı hakemleri’ tarafından görülerek ‘ofsayda düşebilirsiniz.’ Çünkü mesele şudur, onların istediği gibi olmak. Muhalifse de onların uygun gördüğü kadar muhalif olmak. Bakınız ‘harçları kaldırıyorum’ padişah desturundan sonra Marmara Üniversitesi’nde yaşanan son hadise ‘durumun vahametini’ gösterdi. Yani öyle ‘harç bitti yapı paydos’ yok zira hükümet daha en başta ‘Durmak yok yola devam’ diye çıkmıştı afişlemelere, yani ‘harç bitti yapı paydos’ hükümetin afişlerine ters olurdu, yapı tam da şimdi kuruluyor. Marmara Üniversitesi’nin banka kartı olarak kullanılabilen kimlik kartı uygulamasına geçmesi ve öğrencilere sorulmadan kimlik bilgilerinin bankayla paylaşılması ve bu kart olmadan yemekhaneye ve sınavlara girilemeyeceğinin buyurulması gösterdi ki, harç yok evet ama, yapısal olarak tıpkı DGM’lerin kaldırılması yerine Özel Yetkili Savcılıkların kurulması şimdi onların da kaldırılarak (bunların arasına sözde mi koymalıydım) yerine kafasal olarak benzer yani yapısal olarak taş gibi yerinde duran inşaların yapılması ama ‘laf ola beri gele demokrasiciliğiyle’ ‘‘kaldırdık’’ demesi gibi bir yere gidiyor harçların kaldırılması mevzusu. Kimlik bilgilerinin neden bankanın elinde olduğu, şu an 30 bin civarındaki Marmaralı’nın ayrıca fişlenmek mi istendiği, bu bankalardaki bilgilerin başka yere seyrüsefer edilip edilmeyeceği ya da şu an pilot üniversite olan kurumdan sonra uçak havalanıp tüm Türkiye üniversitelerini dolaştığında ‘nasıl bir hizmete’ varacağı belli değildir. Sanıyorum ki, “harç yok” muhabbeti de, tıpkı DGM’ler kalktı artık kimse yazdığından, söylediğinden ya da fikrinden o meşhur 301. madde hadisesinden derdest edilmeyecek diye hayal edilirken, kafasal-yapısal düşüncenin aşılmamış olduğundan aynı tas ile aynı hamamda yıkanıldığı görülmüştür. Şöyle diyeyim, o DGM kaldırıldı evet ama Hrant’ın katledilişini gene kimse durduramadı. Dilerim, harçlar kalkınca da, özgür üniversiteye, parasız üniversiteye, sorgulayan-eleştiren bilimsel üniversitelere ulaşmış oluruz. Ama ben sanmıyorum, hatta hiç inanmıyorum, bu harçların altından daha büyük bir ‘yapı’ durumu çıkacak ki, ideolojisini asla ‘paydos’ ettirmeyen bu hükümet sonuna kadar ‘inşa’ etmeye üniversitelerde de devam edecektir.
   
Şemdinli’de 20 gündür süren savaşın tüm medya organları ve ‘elden düşme demokrasinin elcileri’ tarafından tek kelam edilmemesi de mi ‘Kürt meselesi’ etmemektedir? Sizin için Kürt meselesi nedir? ‘Havan topuna’ eli değmesin diye ‘elini kaleme’ sürmemek midir? Hakkıyla elini sıkmadığınız bir adamın bile, yanağındaki gülüşü buruklaşırken, siz tek taraflı ellerle yazdıkça Kürdün yanağına kardeş bir gülüş bırakacağınızı mı sanıyorsunuz? Var böyle şeyler hayatta, yalansız ve dolansız bir hayatta var, hiç yaşadınız mı, bildiniz mi? Şehit olan o gencecik askerlerin, çoğu fakir fukara eden o çocukların, yani mesela çoğunu o AVM’lerinizde ya da sokağınızda görseniz ‘ne işi var bunların burada, nasıl alıyorlar bunları’ diyeceğiniz o çocukların nazarınızda ancak ‘ölünce’ ‘kayda değer bulunmasını’ ve ‘kahraman olabilmesini’ ve yani ailelerinin borçları yüzünden kesilen elektriklerinin şehit oldukları gün silinerek açılmasını yalansız mı buluyorsunuz? O çocuklar keşke bu hayatın her yerinde kahraman olabilseler ya. Kahraman olmak için ölmek gerekmez, insanca her yaşamak ve yaşatmak düzeni kahramanlıktır. Niye ölüyor bu çocuklar diye sormayacak mısınız? Niye benim çocuğum ölüyor diye sormayacak mısınız? Benim çocuğum ölmeden kahraman olmayacak mı diye sormayacak mısınız? Her ateş düştüğü annenin göz yaşıysa o zaman çok yangındır bu memleket, analar ağlamasın dedikten sonra yangına suyla mı gidersin benzinle mi, ta Cumhuriyetten bu yana benzinle giden bir düşüncenin sadece öldürerek, savaşarak, öldürerek ‘kahraman’ ya da ‘terörist’ etme dili sizi de rahatsız etmeyecek mi? 
   
Canım ‘Güzel İzmirlilerim’ Foça Olayı’ndan sonra hastanelere hücum ederek kendi kahramanlarına kan vermek için sıraya girmen, dolup taşman, insancadır, eyvallah, ama Kürt meselesi biraz da 561 çocuğun da hesabına koşmaktır. Bu kardeşlik meselesidir, kahramanlık meselesi değildir. Roboski’ye de koştuğun zaman kardeşlik hukukun için bir anayasa yapılmasına gerek kalmayacak. Güzel İzmirlilerim,  Şemdinli’de ne oluyor diye sorduğun zaman gencecik çocuklar ölmeyecek. O zaman Kenan Evren’i yargılamasan da olacak, çünkü o zaman ‘bizim aramızda’ uçuşup gidecek, bir toz zerresi kadar ufacık olacak. Bu üniversitelerde bu çocuklara ‘durun-yapmayın-oturun-kendi aranızda konuşmayın- zihniyeti egemen olmayacak. Ah Güzel İzmirlilerim, Kordon’da iki tek atmakla ya da modern olmak kavramını sadece kılık-kıyafet düzeyinde algılayarak övünmekle, Batı’ya açılan kapı diyerek ve ‘yıkılmayan kale’ argümanıyla sadece ‘faşizme doğru yürüyorsun.’ Bence insanın kafasının içi önemlidir bütün kılık ve kıyafetlerden önce. Yani, insanlığa ne kadar ‘paydaş bir dille’ kurduğu o ‘ötekinin dili’ büyürse bence modern ya da çağdaş ya da ne her haltsa odur. Sadece Mustafa Kemal diyerek yalnızca İzmir için ‘dil büyütmüş’ olursunuz, Şemdinli için bir dil büyütemezsiniz, tarihsel bir olgu olarak karşımıza çıkar ki o zaman ‘Şemdinli bir dil büyütür’ kendine. Halbuki bir dil herkese yetecek kadar insan büyütebilir. Benim naçizane önerim daha az Yılmaz Özdil okumanız.  Hiç düşündünüz mü bu savaş biterse Yılmaz Özdil ne yazar diye? Gerçi başka savaşlar bulabilir çünkü öldürmeden ürettiği ve beslediği bir kahramanlık üslubu var. Asıl fenası ise mizahını bunlar üstüne kuruyor. Size de yazdıkları hiç komik gelmediği zaman ‘meselesiz’ kalacağız. Çünkü bir yerde bir kahraman varsa muhakkak düşman da vardır. Emin Çölaşan bütün türbanlı kadınlar ve tüm İslamcılar ve tüm Türk düşmanları yok edilse bile sanırım gene bir takım düşmanlar bulacak şeyler yazacaktır. Bazısı öyle sanmıyor ama, hatta karşı duran yazılar yazıyor ama, Kenan Evren ile aynı dili paylaştıklarını düşünüyorum. Zira yaşarken de görüyoruz ki, hiç öyle olmadığı halde kendini o düşünceden olan zannedenler var, orada öyle durunca yeterince eder diye sananlar var, biraz oda sıcaklığına uyumluluk göstererek öyleymiş gibi yapanlar var. Canım Güzel İzmirlilerim, demokratlık ya da çağdaşlık veyahut ilericilik nerede baş gösterecek ki? İşte burada. Burada dilini başka dillere göre de ayarladığın zaman, Şemdinli’de de ne oluyor, orada da insanlar neden ölüyor, kimse ölmesin, hep beraber ölmeyelim dediğin zaman büyüyor o tanımlar. Kemalistim, Atatürkçüyüm demekle modern ya da çağdaş veya ilerici olunmuyor. Böyle yanlış anlamalar var zira. Çünkü bir adam birden sosyal demokrat olunca o tanımlamaların içinde sanıyor kendini. Sizin tabirinizle çok başı kapalı gördüm ve fakat o tanımlamalara daha uygun. Demek oluyor ki kafayı nasıl bağladığı değil içinde ne büyüttüğü önemli insanın. Ayrıca Güzel İzmirlilerim ve Güzel Kemalistlerim biraz aynaya bakınca göreceksiniz ki, Kenan Evren’in büyüttüğü dil ya da İdris Naim’in düz kontak fikirlerinden bir farkınız yok. Sadece aynı şeyi söylemiyorsunuz hepsi bu. Ama yolunu bulsanız bir   –ki durmadan el değiştiriyor tarihte dur bakalım kim sonunu bulacak- ikinizde tamamen aynı yoldan gidiyorsunuz. Bir düşünün, bir düşündükten sonra başka insanları da bir kerecik olsun anlamaya çalışın. Anlamak, dili zenginleştirir. 
   
O yüzden bendeniz bu aralar İhsan Eliaçık’ı gözümü kırpmadan okuyor, takip ediyorum. Diyorum ki işte, insanca eden her cümlenin paydaş olabildiği yerde kardeş etmeyen el yoktur ki. İhsan Eliaçık’ı dinledikçe aydındır diyorum. Sizin dudak büktüğünüz, gerdan kırdığınız hatta biraz da ayıp ederek hor gördüğünüz ve içinden çıkıp kendini akladığınız bu ‘sosyal demokratçılığınızdan’ da tiksiniyorum. Demokratlığınız, aydınlığınız, çağdaşlığınız, ilericiliğiniz bazen gerici diye buyurduklarınızdan da geri. (Ha, korkmayın karşı devrimci olmadım.) İnsanca olmayan her şeye insanca değildir diyen, insanlığa eşit duran, gerçek bir hakkaniyetten ve adaletten bahseden, ve insana bir adım atarak yaklaşan her fikri ‘ötekine yaklaşan’ ve ‘paydaş bir dil’ olarak sayıyorum. Korkunç olan herkesi aynı kefeye koyma mantığını ve herkese aynı kefeden konuşan dili yücelten ve önemseyen ve son kertede onu ‘tek dilleştiren ve tek tipleştiren’ anlayışın da ‘demokrasicilik oyunu’ oynamasıdır.
   
İhsan Eliaçık geçenlerde televizyonda ‘‘Sizi de alırlar mı, korkuyor musunuz’ sorusuna karşı “28 Şubat’ın Çevik Bir’lerinden korkmadım, badem bıyıklı takunyalılardan mı korkacağım” dedi. Demek ki 28 Şubatlar, Çevik Bir’ler, takunyalılar, badem bıyıklılar, Kemalistler, sosyal demokratlar, ve yani zulmün, adaletsizliğin, hoşgörüsüzlüğün, faşizmin ‘dili’ dönüp dolaşıyor bumerang gibi ‘aynı dile’ dönüyor.
   
Bumerang dediğin şey, Kürt meselesidir, Kıbrıs meselesidir, Ermeni meselesidir, Alevi meselesidir, ‘o bumerangı’ besleyen ‘bu dil’dir…’
 

 

Avatar
Adınız
Yorum Gönder
Kalan Karakter:
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.

banner5

banner31