Gizem Özgeç yazdı...
Bazı haberler vardır...
Yazarsınız, geçer.
Bazıları vardır...
O gün sadece bir haber yazmazsınız.
Bir toplumun nereye savrulduğunu kayda geçirirsiniz.
Lefkoşa'daki Metropol Market'te yaşanan tam da buydu.
Gündüz vakti...
İnsanların alışveriş yaptığı, çocukların dolaştığı, kasaların çalıştığı, hayatın en sıradan ritminde aktığı bir anda bir erkek, bir kadını defalarca bıçakladı.
Sonra...
Kendini de bıçakladı.
İşte o "sonra", belki de olayın en ürkütücü kısmı.
Çünkü bu pişmanlık değildi.
Pişmanlık, hayat kurtarmaya çalışır.
Buradaki ise aynı tahakkümün son perdesiydi.
"Senin hayatın üzerinde söz sahibi olduğumu düşündüm, şimdi de kendi hayatım üzerinde son sözü ben söyleyeceğim..."
Şiddetin en karanlık yüzü tam da budur.
Kendini iki hayatın sahibi sanmak.
Oysa hiçbir insanın başka bir insanın nefesi üzerinde hakkı yoktur.
Hiçbir insanın...
Aslında bugün bıçaklanan sadece o kadın değildi.
Hepimizin, "Burası güvenlidir" diye sığındığı sıradan hayat duygusuydu.
Çünkü insan, en çok sıradanlığını kaybedince yoruluyor.
Bir markette bile kendini güvende hissedemiyorsa...
Daha nerede hissedecek?
Sonra düşündüm...
Biz her olaydan sonra aynı kelimeleri kullanıyoruz.
"Cani..."
"Psikopat..."
"Canavar..."
Belki de en büyük yanlışı burada yapıyoruz.
Çünkü onu kendimizden ne kadar uzaklaştırırsak, kendimizi o kadar rahatlatıyoruz.
Oysa gerçek çok daha ağır.
O adam gökten inmedi.
Bizim içimizden çıktı.
Aynı sokaklarda yürüdü.
Belki aynı şakalara güldü.
Belki aynı cümleleri duydu.
"Erkektir..."
"Biraz sinirlidir..."
"Çok sevdiği için kıskanıyor..."
İşte bazı cinayetler bıçakla başlamaz.
Bu cümlelerle başlar.
Bir kadının "hayır" deme hakkını kabullenemeyen anlayışla başlar.
Kadını hala bir birey değil, sahip olunacak bir varlık gibi gören zihniyetle başlar.
Sonra bir gün...
O zihniyet eline bıçak alır.
Ve biz buna "bir anlık öfke" deriz.
Hayır.
Bu bir anlık öfke değil.
Yıllardır büyüttüğümüz, görmezden geldiğimiz, normalleştirdiğimiz bir karanlığın sonucudur.
Ama bugün beni en az saldırı kadar yaralayan başka bir şey daha vardı.
Olay biter bitmez telefonlarını çıkaranlar...
Daha ambulans gelmeden...
Daha bir insanın yaşayıp yaşamayacağı belli değilken...
En iyi görüntüyü çekmeye çalışanlar...
Sonra o görüntüler haber sitelerine düştü.
"İşte dehşet anları..."
"Kan donduran görüntüler..."
"Sansürsüz..."
Ne için?
Birkaç bin tıklama daha fazla almak için mi?
Bir insanın en çaresiz anını milyonlara göstermek gazetecilik değildir.
Gazetecilik, gerçeği anlatmaktır.
İnsan onurunu koruyarak...
Kanı yakın plana almak değildir.
Bir kadının yerdeki bedenini manşete taşımak değildir.
Çünkü haber ile teşhir arasında çok ince ama çok kutsal bir çizgi vardır.
O çizgiyi kaybettiğiniz gün sadece haberciliği değil, vicdanınızı da kaybedersiniz.
Bir insan canıyla mücadele ederken telefonunu kaldırıp kayıt tuşuna basanlarla...
O görüntüleri "özel haber" diye servis edenler arasında sandığımız kadar büyük bir fark yok.
Biri acıyı üretiyor.
Diğeri onu tüketiyor.
Ve ikisi de aynı çürümenin parçası oluyor.
Yarın Metropol Market açılacak.
Kasalar yine çalışacak.
İnsanlar yine alışveriş yapacak.
Hayat, hiçbir şey olmamış gibi akacak.
Ama kadınlar unutmayacak.
Yarın yine yürürken arkalarına bakacaklar.
Yine anahtarlarını avuçlarının içinde tutacaklar.
Yine telefonlarını ellerinden bırakmayacaklar.
Yine "Acaba beni takip ediyor mu?" diye düşünecekler.
İşte kadın cinayetleri yalnızca öldürülen kadınlardan ibaret değildir.
Hayatta kalan bütün kadınların özgürlüğünden biraz daha çalar.
Biraz daha cesaretlerinden...
Biraz daha nefeslerinden...
Biraz daha hayatlarından...
Ve biz, bunu reyting haberi sandığımız sürece...
Hiçbirimiz gerçekten güvende olmayacağız.
Ve en acı mesele, acıyı haber diye pazarlayacak kadar vicdanımızı yitirmemizdir.
Bugün Metropol Market'te kan aktı.
Ama o kan yalnızca fayanslara değil... Hepimizin vicdanına aktı.
Ve eğer bu kez de susarsak, yarın yazacağımız haberin adresi sadece değişecek. Hikaye ise aynı kalacak...