İngiltere’ye 1994 yılının Şubat ayında gitmiştim… KIBRIS Gazetesi muhabiriydim ve “askerlik sorunu” ile ilgili bir ay araştırma yapacaktım.

Bir ayın 15 yıl olacağı hiç aklıma gelmemişti.

2008 Eylül’ünde geri dönebildim.

Döndüğüme pişman mıyım?

Eh, İngiliz devleti ile bizim devleti kıyaslarsak, çevreyi, hizmetleri, sosyal güvenlik konusunu ele alırsak ve sabaha kadar da sıralayabileceğimiz bazı konuları deşersek, “evet kesinlikle pişmanım” diyebilirim…

Ama, pişman olmadığım ve teraziye koyduğumda, binlerce sıkıntı olsa da dengeyi oluşturan çok şey de yok değil burada elbette.

İngiltere’de, burayla kıyasladığımda beni şaşırtan çok şey vardı…

Bunlardan biri de “sendikacılık”la ilgiliydi…

Emekçinin hakkını aradığı için sendikalar genelde “sol jargonun” en değerli kurumlarıdır.

İngiltere’de de öyledir.

Ama sendikalar, bir yandan emekçinin hakkı için kavga verirken, öte yandan, örgütlü olduğu tüm kurumlar için de aynı kavgayı verir…

Neden?

Çünkü emekçi, ekmeği oradan çıkaracaktır.

Grev, bir sendikanın en güçlü silahıdır…

Ama grev, emekçinin ekmeğini batırmayı hedef almamalıdır…

Çok iyi hesaplanmalıdır…

Ülkemizde, sendikacılığın özel sektöre de kayması; çağdaş örgütlenmelerin gerçekleştirilmesi yaygınlaştırılmalıdır.

Elbette sendikaların “sol” tavrından ve geçmişteki tecrübelerinden çekinen KKTC’deki yönetici kadro veya bir başka deyişle “egemen grup” buna karşı olabilir.

Bazen, siyaset yaptıkları gerekçesiyle, “sendikalar güçsüzleştirilmeli” diyenler de olabilir. Olmuştur.

Ancak gerçek anlamıyla, çalışma ekonomisi kapsamındaki sendikacılık ve sendikal örgütlenme, işveren açısından da kazanım olarak değerlendirilmelidir.

Bu kültür, bu yaşam tarzı bu ülkeye de gelmelidir.

Çünkü bu ülkede, vatandaşlar özelinde; çalışanlar genelinde ciddi ayrımcılık söz konusudur.

Devlet otoritesine karşı güçlü bir sendikal yapı vardır ancak özel sektörde sendikacılık sıfırdır.

Bu konuda seminerler, paneller düzenlenmeli.

Çeşitli ülkelerden uzmanların, sendikacıların görüşlerinden faydalanılmalıdır.

Sendikaların öcü olmadığı anlatılmalıdır.

Sendikalar da öcü olmamalıdır ki bu da ayrı bir konu!

Ülkemizde AKEL öncülüğünde 1948 yılında Lefke Maden Grevi ya da CMC Grevi yapıldı.

Bu grev, ülkede sendikacılık ya da sosyal güvenlik tarihinin başlangıcıdır. Miladıdır.

Çalışanların haklarının çağdaşlaşması ve yükseltilmesi süreci bu grevle sağlam zemine oturmuştur.

Ancak aynı zamanda bu grev, Kıbrıs sorununun bugünkü şeklini almasında da çok ciddi bir kıvılcım olmuştur.

Ada’da, Rum – Türk ortak işçi sınıfı bilincinin gelişmesinin, komünizm ve Sovyet tehlikesi anlamına geleceği ilk kez bu grevle “anti komünist blokun” gündemine gelmiştir.

Bir yanda sendikal haklar için çok ciddi kazanımlar sağlayan 48 grevi, öte yanda Anglo – Amerikan egemenliğinin dikkatlerini kabartmıştır.

Ve “sendikal ortak mücadeleye” karşı, milliyetçi ve ayrı yer altı mücadelesi yaratılarak, “işçi sınıfı bilinci”nin oluşmasına engel olunmuştur.

Türk toplumu içerisinde Anglo – Amerikan hedefi mutlak anlamda başarılı olurken, Rum toplumu içerisinde daha kalabalık ve daha örgütlü durmayı başaran AKEL ile PEO, o bilinci günümüze kadar taşımayı başarmıştır.

AKEL’in, Kıbrıs Türk toplumuna karşı işlediği ve eleştirilebilecek önemli “kabahatleri” elbette vardır…

Ancak, AKEL’in ve PEO’nun varlığı, AKEL’in hep sağlam tuttuğu “sınıf dayanışması bilinci”, Kıbrıs Türk toplumunun varlığının da sebepleri arasındadır… Bu da asla unutulmamalıdır…

Aynı bilinç bizde de olmuş olsaydı; ya da bu bilinç bizde de çok güçlü durabilseydi; bugünkü tarih farklı yazılacaktı…

Dündü 1 Mayıs… Geç olacak ama yine de kutlu olsun…

Avatar
Adınız
Yorum Gönder
Kalan Karakter:
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.

banner5

banner31