27 Mayıs 1878 akşamı saat 20.00’de Yıldız Sarayı’nda Sultan 2. Abdülhamit’in onayladığı Kıbrıs Konvansiyonu ile adanın yönetimi İngiltere’ye devredilir. Anlaşma iki maddeden ibarettir. İlk madde yönetim devrini ve buna karşılık İngiltere’nin Rus saldırılarına karşı Osmanlı’yı koruyacağını, ikinci madde de doğudaki üç vilâyet geri Osmanlı’ya verilirse, adanın boşaltılacağını belirtir.

1 Temmuz 1878 günü ise büyükelçi Layard ile Vezir-i Âzam Saffet Paşa arasında, adanın yönetimi ile ilgili olarak, bir ek anlaşma yapılır. Bu ek anlaşmanın 2. Maddesine göre, adadaki Müslüman evkafının yönetimi için, İstanbul’daki Evkaf Nezareti bir temsilci atayacak ve bu temsilci İngiltere’nin de atayacağı bir başka temsilci ile birlikte, evkafı yönetecektir!

Ayni Ek Anlaşma’nın 3. Maddesine göre, İngiltere adanın vergilerini toplayıp, masrafı düştükten sonra kalanı, İstanbul’a ödeyecektir. Bunun toplam 92bin sterlin olduğu hesap edilmiştir. Oysa o esnada adadaki Müslüman evkafının “akarı” 5 milyon sterlin’dir! 

Ek Anlaşma’nın 5. Maddesine göre ise İngiltere adada kamu yararına göre istediği “istimlâk”i yapma yetkisine sahiptir! Buna dayanarak, mütevellisi adada olmayan bütün vakıfları, istimlâk edip, halka dağıttı. Böylece üretimi ve vergi gelirlerini artıracağını ileri sürmekteydi! Halkın çoğunluğu da Hristiyan olduğu için, Müslüman evkafı, Hristiyanların kişisel mülkiyetine geçti!

Burada, ciddi bir çelişki vardır! Çünkü, adadaki Hristiyan evkafı eskiden olduğu gibi bağımsız olarak kilise tarafından yönetilirken, Müslüman evkafının başına, bir de Hristiyan yönetici atanmaktadır. Ki yönetimi elinde tutan İngiltere’nin, İstanbul’un temsilcisini bir biçimde “yola koyamaması” düşünülemez!

Çok meşhur olan Afendrika Çiftliği, Morphou Çiftliği, Petre Çiftliği, Cira çiftliği v.b. böyle gitti… İstanbul’un atadığı Müslüman evkaf yöneticisi de bunlara “gık” diyemedi… Anlaşma vardı! Oysa asıl var olan, 92bin sterlin vereceği olan bir yönetime 5 milyon sterlinlik bir “avanta”nın, altın tepside sunulmasından ibaretti…

Oysa Vakıf, herhangi bir insanın, malını mülkünü Allaha emanet etmesidir! Bir malın “vakıf” olabilmesi için, mal sahibinin onunla ilgili bir “vakfıye “ yazdırması icap eder. Vakfiye’de, vakfeden kendi öldükten sonra malının nasıl yönetileceğini, gelirinin nereye harcanacağını, vakıf malı kimin yöneteceğini belirtip, bu “vasiyeti” Allah’a emanet eder! Yalnız bizde değil, bütün dinlerde de bu böyledir!

“Vasiyeti” adam öldükten sonra değiştirmek, değil hükümetlerin, benim bildiğim halifenin bile yetkisi dâhilinde değildir. Bu bakımdan vakıflar, Osmanlı döneminde ki devlet başkanı halife de idi; hükmü karakuşi yönetilmez, Şeyh ül İslâm’ın da katılımı ile düzenlenen, Ahkâm-ül Evkaf’a göre yönetilirdi! Çevirdiği onca dolaba rağmen, İngiliz Yönetimi bile bu gerçeği inkâr edememişti!

Şimdiki anayasamızın 131.maddesi de bunu kabul eder… “Ahkâm-ül Evkaf’a göre yönetilir der…

1959’da çıkan bir yasa ile sömürge yönetimi de kabul etmekteydi… 1960 Anayasası’nda yazılı olduğuna göre, Makarios da…

Yarın devam edeceğiz…

 
Avatar
Adınız
Yorum Gönder
Kalan Karakter:
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.

banner5

banner31