YÜZYILLAR İÇİNDE MUTFAK

Geçmiş çağlarda insanların nasıl yaşadıkları, ne yeyip ne içtikleri, nasıl seyahat ettikleri, nasıl alış-veriş ettikleri, resmi tarihin hiç ilgi duymadığı bir alandır.

Tarih, günümüzde ne karizmatik liderlerin maceralarıdır oysa, ne de sınıfların birbirini yemelerinin hikâyesi.

Günümüzde tarih denilince, dünyada çok değişik alanlar anlaşılır.

Siyasi tarih, askeri tarih, iktisadi tarih, kültür tarihi gibi birçok alan, okurun görüş ufkunda çığırlar açan yeni olanaklar sunuyorlar. 

Braudel, ünlü Akdeniz’inde, 16.yy’daki bir Fransız köylü evinin mutfağını anlatır.

Evin ısıtılan tek bölümü...

Yemek kokusu ile, ıslak keçe çizmelerin kokusunun; yere serilmiş saman kokusu ile harman olduğu, evin beyinin, massif meşe odunundan ağır masası başında günlük şarabını yudumladığı, çoluk çocuğun hemen her gece, içinde birkaç yağlı et parçasının dolandığı lâhana çorbasını kaşıkladıkları, mutfak!

Maddi Uygarlık’ında, 20.yy’ın bu en büyük tarihçisi, Paris halkının bütün bir kış oyunca protein ihtiyacını morina balığından, isli ringa balığından karşıladığını anlatınca, İspanya ile Fransa ve İngiltere arasında yüzyıllarca devam eden Atlantik’teki balıkçılık savaşlarının nedenini anlamakta zorlanmayız.

Güney Çin’de ayni yüzyılda çıkan bir açlık salgınının, “kolokas” adı verilen bir kök sayesinde nasıl atlatıldığını okuyunca, bugün bizim de severek yediğimiz bu yumrunun, kökenini yakalar...

Üstad, Maddi Uygarlık’ta, kapitalizmin gelişmesinde, tüketim ilişkilerinin gelişimini anlatır.

Bugünün mutfağında, tarihin başından beri kullanıldığını sandığı domates, patates, mısır, biber, fasulya, gibi sebzelerin Amerika’dan geldiğini, bunların çoğunun 18.yy ortalarına kadar hayvan yemi olduklarını, Avrupalılar’ın (ve dolayısıyla Asyalılar’ın da!) 200 yıl öncesine kadar, çok farklı yemeklerle kifaf-ı nefs eylediklerini, öğrenir.

“Zeytin yağı uygarlığın, tereyağı barbarlığın yağıdır” der, Braudel!

Aslan Yürekli Richard…


İNGİLİZLER EKMEĞİ BİLMEZ

 Ortalama insanımız, örneğin İngiliz mutfağında ekmeğin az tüketilmesini, İngilizler’in uygarlığı sonucu, zayıf kalmak üzere bilinçle uyguladıkları bir mesele sanır!

Oysa bütün Ortaçağ boyunca insanoğlu’nun temel gıda maddesi, ekmektir.

Ve Britanya Adası’nda, aşırı rutubetli, serin hava, tahıl, özellikle buğday ekimine müsait değildir.

Bütün orta çağlar boyunca un, İngilizler için ulaşılması son derecede pahalı, lüks bir tüketim maddesidir.

Ekmek yememeleri, zenginliklerinin işareti değil, tam aksine fakrü zaruret içinde yaşadıkları yüzyılların bir hatırasıdır.

Resmi tarih kitaplarımız, her aşamada Asya ile Avrupa arasındaki ticaret yollarının haritalarını yayınlarlar: a) İpek Yolu, b)Baharat Yolu! Osmanlı iktisadını inceleyen yazarlar, 16.. ortalarında, İskenderiye Limanı’na gelen baharatın, yolunu değiştirip, Lizbon limanına indirilmeye başlaması sonucunda, akçenin değer kaybettiğini anlatırlar.

Vergi kaybı, o kadar büyüktür.

Hind Okyanusunda, alçak bordalı Akdeniz tipi gemileri olan Osmanlı Suveyş Donanması’nın; yüksek bordalı okyanus tipi gemileri olan Portekizliler’e yanilmesinin, sonucudur bu!

Baharat ticareti el değiştirmiştir ve bu olay, Osmanlı duraklamasının başlangıcıdır.

Osmanlı’nın derdi, önce maliyesinin, sonra da ekonomisinin alt-üst olmasıdır.

Peki, nasıl olur da karabiber, tarçın, anason, safran, zerdeçal ve daha bir sürü “endek-göndek” nesnenin ticareti, koca bir imparatorluğun batmasının başlangıcını oluşturur?

O çağlarda yemeklere konulan tatlandırıcılar, sadece baharat idi de ondan...

Ve işte bundan dolayı, Avrupalılar, Hindistan’a giden bir başka yol aramaya çıkmış, okyanusları fethetmiş, Amerika ve Avustralya’yı bulmuş ve dünya tarihinin gidişini değiştirmişlerdi.

16.yy Paris’inde, nazik bir hanıma çiçek değil, bir kese karabiber hediye etmek gerektiğini anlatır Braudel!

Türk adının tarihlerde görülmesi, M.S. VI yy’daki Çin ve Bizans kaynaklarıdır. Göktürk’ler, Hz.Muhammet ile çağdaştırlar.

Türkler’in tarihte adlarının duyulmasından beşyüz sene önce Rumlar’ın, Araplar’ın, Acemler’in bilip pişirdikleri yemekleri “milli yemeğimiz” diye sunar, tereyağ, şeker ve pirinci, yakın doğuya bizim getirdiğimizi, bilmeyiz!

Tatlı ile tuzlunun harmanı olan Çin mutfağını tatmak için, “Chinese” restoranlarının kapılarını aşındırır, sonra da Lefke’de halâ yaşayan (ben de gidince herhalde o da ölecek!) etli ayva baskısı ve zerdali baskısı’nı işitince, “Aaa olur mu?

Öööö…” deriz!

Aklımıza hiç de bu yemeklerin Orta Asyalı tarihimizden arta kalan, Çin yemeklerinin birer akrabası olduğu gelmez!

Şekeri (adı Rumca olsa da) yakın doğu mutfağına bizim Çin’den getirdiğimizi, bilmeyiz!

Avatar
Adınız
Yorum Gönder
Kalan Karakter:
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.

banner5

banner31