37 yıl önce faşist Yunan cuntasının darbesiyle Kıbrıs’ta tetiklenen olaylar, tarih sayfalarındaki unutulmaz yerini aldı. Artık “tarih” diye okunan ve bilinen o olayların içinde yaşamış olmak, şimdi bizler için tarifi olanaksız bir duygudur. Bizim neslin o olaylar içinde bireysel olarak yaşadıkları, yakın tarihte iz bırakan büyük olayın toz zerrecikleri…
  
20 Temmuz 1974’de, dünyayı sarsmaya başlayan Türk çıkarmasının erken saatlerinde, biz Lefkoşa Sancak karargahının iki görevlisi Selimiye Camii’nin minarelerinden biri üzerindeydik: Ben ve Ziya Kasapoğlu ağabeyim… Savaş başlamış ve gittikçe şiddetlenmektedir. Bize verilen görev, Rum kesimindeki hareketleri gözlemlemek ve gördüklerimizi Sancak karargahına telsizle iletmektir. Deneyimli bir polis subayı olan Kasapoğlu dürbünüyle minarenin şerefesinde mevzilenmiştir. Ben onun ayakları dibinde taş merdivenlerde oturmaktayım. “Walkie – Talkie” diye tanımladığımız telsiz bendedir. Kasapoğlu’nun gözlemleyip seslendirdiklerini ben heyecanla telsize tekrarlıyorum.
  
Her tarafta patlamalar ve makineli tüfek tarakkaları... Kovboy filmlerinde izlediğimiz kurşun vızıltılarının hiç de uyduruk efektler olmadığını o gün Lefkoşa’nın o yüksek yerinde, ateş yağmurunun ortasında anlamıştım. Lefkoşa’nın her iki yanında dehşeti yansıtan insan çığlıkları… Kaçışan, bir yerlere sığınmaya çalışan, ya da bilfiil katıldığı savaşta reaksiyonunu çeşitli haykırışlarla yansıtan insanların olağanüstü sesleri… Selimiye Camii imamı Ahmet Gürses o ana baba gününde, camideki görevi başındadır. Aşağıda mikrofonun önüne geçmiş, şimdi ezan mı, yoksa dua mı olduğunu unuttuğum şeyler okumakta biteviye, heyecandan titreyen sesiyle… Şerefe üzerine montajlanmış hoparlöre yansıyan ses, minareyi sanki zangır zangır sallamakta ve oradan tüm kente yayılmakta. Kasapoğlu, bu gürültü arasında sesini bana duyurabilmek için bazen boğazını yırtarcasına bağırmak zorunda kalıyor. Oysa yarım metre uzağında bile değilim. Postalları, kafamdaki miğfere değmekte.
  
Bir gün önce, yani Cunta darbesinin dördüncü gününde ne kadar da sessizdi başkent… Ama bunun patlayıcı bir sessizlik olduğunun da ayırtındaydık. Artık yıllar boyunca geçemeyeceğimiz Güney Lefkoşa’daki son görev turumuzu, 19 Temmuz’da Sancak görevlisi polis subaylarından Güvenç Bey’le birlikte yapmıştık. Darbenin hedefine ulaştığı Rum bölgesindeki nabızları tutmaktı görevimiz. Güvenç Bey’in tanıdığı bir Rum ailesinin Strovolo’daki evinde bir saate yakın asma altında oturmuştuk. O koşullarda bile bize ikramda kusur etmemişlerdi. Komşu Rumlar da o evde toplanmıştı. Darbecilerin kanlı saldırılarından ve acımasız davranışlarından yakınıyorlar, geleceklerini çok karanlık görüyorlardı. Garantör Türkiye’nin bu kaosa ne zaman müdahale edeceğini sormaktaydılar. O gün orada kulaklarımla duymasaydım, Rumların içinde Türk müdahalesini dört gözle bekleyenlerin var olduğunun önemli kanıtlarından birinden yoksun kalacaktım.  
  
Öteki minarenin şerefesinde, aşağıdaki havan timinin gözcüsünün mevzilendiğini Kasapoğlu’dan öğreniyorum. “Mübarek çocuk kendini ele verip kurşunu yiyecek. Fazla dikleniyor. Benim gördüğüm gibi Rum da görüyor kendini” diye söylenmekte Kasapoğlu. Aşağıdaki havan timinin elemanlarından biri de Raif Denktaş. Onu biz yukarı çıkarken heyecanlı ama güleç yüzüyle şadırvanın yanında görmüş, helalleşmiştik.           
  
Bizim minare serüvenimizin o ateş yağmurunun ortasında uzun sürmesi olanaksızdı. Kasapoğlu sanki çok olağan bir şeyden söz eder gibi sakin bir sesle “Galiba vuruldum” diye seslendi bana. O anda yukarıdan üzerime kan damladı. Telsizin karşı ucunda, Sancak’ta bizi dinleyenlere “Ziya Abi vuruldu” diye haykırdım. Emir anında geldi: “Hemen orayı terk edin, Ziya Kasapoğlu’nu hastaneye yetiştirin.” Görev partnerimin yarası hafifti. Ya minarenin sert taşları üzerinde seken kurşunlardan biri sıyırtmış, ya da mermi darbesiyle hırpalanan taş parçacıklarının hedefi olmuştu. Ziya Kasapoğlu’yla birlikte ıssız Lefkoşa sokaklarında bir başka ana baba gününü yaşayan hastaneye koşarken, Raif Denktaş tüm sevecenliği ve dostluğuyla bize eşlik ediyor. Lefkoşa’nın ünlülerinden “Deli” lakaplı Diş Hekimi Günay’ın evinin kapısından başını uzatarak bu mücahit üçlüsüne o her zamanki sempatisiyle “Siz nere gidersiniz be ama, savaş devam ediyor, dönün mevzilerinize” diye laf atması ve Raif Denktaş’ın da gülerek “İnallahım messaberim” demesi, o günün hiç unutamayacağım bir diğer yaşanmışlığı.


Kaynak: Kıbrıs Gazetesi
 

Avatar
Adınız
Yorum Gönder
Kalan Karakter:
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.

banner5

banner31