Bu yazıda, 28 Ocak (2011) ve sonrası üzerinde durmayı tasarlamıştım.

Bu gülerin, dehşet verici tehlike ve potansiyel çatışmalara gebe vahim bir durum olmasında sorumluluğu olan siyasal erkin, siyasal partilerin, sosyo-ekonomik muhalefetin, sivil toplumun,  medyanın ve ne de anavatanımız Türkiye’nin bazı yönetici ve bürokratları ile medyasının, hoşgörü, empati, diyalog ve uzlaşma arayışına girmediği, hâlâ daha sağduyu ile sağgörüden/basiretten yoksun davranış ve söylemlerin süregittiği konuları üzerinde duracaktım.

Elbette ki 28 Ocak günü miting alanındaki densiz pankartlar, sonrasındaki karşı densizlik, bir hatanın başka bir hata ile düzeltilemeyeceği ve bu gibi karşılıklı densizliklerin potansiyel tehlikesi üzerinde de duracaktım.
 
Ne var ki son günlerde okumakta olduğum, Veysel Dikmen’in Osmanlı İmparatorluğu’nun son yüzyılını anlatan “Kayıp Ruhlar Cenneti”* romanında rastladığım Tevfik Fikret’in (A. Kadir tarafından bu günkü Türkçe’ye uyarlanmış) “Sis” şiiri fikrimi değiştirdi ve sizinle o şiiri paylaşmayı yeğledim.

SİS ŞİİRİ


Benim kuşağımdakiler, özellikle:

“Sarmış yine âfâkını bir dûd-ı munannid,
Bir zulmet-i beyzâ ki peyâpey mütezâyid” diye başlayan “Sis” şiiri anımsayacaklardır.
 
Gelin, şiirin, A. Kadir tarafından bu günkü Türkçe’ye uyarlanmış biçimini birlikte okuyalım:
   
Gene bir sis kaplamış ufuklarını, inatçı bir sis,
git gide büyüyen bir ak karanlık,
Ağırlığı altında ne varsa sanki yok olup gitmiş,
kalmış ortada kala kala bir tozlu yığın,
o tozlu, korkunç yığına bakan göz,
şaşırır titrer, ilerisine gidemez.
Ama sen hak ettin bu karanlık, kalın örtüyü,
bu örtü tıpa tıp sana uydu, ey karanlık toprak,
ey zulümler meydanı, ey yaldızlı ülke,
döktüğü kanla, çektirdiği acıyla çalım satan!
Ey gösterişin, şatafatın beşiği ve mezarı,
oldum olası imrenilen kraliçesi Doğu’nun!
Ey kanlı sevgileri, kılı kıpırdamadan
Zevk ve sefaya susamış bağrında emziren!
Ey Marmara’nın mavi kucağında
ölüm uykusuna dalmış diri,
ey köhne Bizans, büyücü kocakarı,
ey bin kocadan kalan el değmemiş dul!

   
Ne kadar tatlı, ne kadar cana yakınsın, ne kadar,
süzgün, mavi gözlerinle sen uzaktan! 
Oysa ne farkın var kirli kadınlardan senin,
hiçbir şey umurunda değil, belli,
ne bunca acı türkü, ne bunca kan ağlayan!
Sen kurulurken katmış olmasın bir hain el,
senin temeline zehirli suyunu kötülüğün.
İşte her yanda ikiyüzlülüğün kiri,
nereye baksan çekememezlik, nereye baksan çıkarcılık,
nereye baksan hergelelik, yalan dolan.
Demek yükselmek yalnız bunlarla oluyor,
Koynunda barınan nice yaratık arasında
kaç tanesinin alnı açık, yüzü ak?


Örtün, ey İstanbul, kanlı toprak,
örtün, kart orospu, örtün, hiç uyanma!

SON OLARAK

Aslında şiirin devamı var, ama Veysel Dikmen’in romanına aldığı kısımlar bunlar!
Sizi bilmem ama bu şiirin (Doğu, Marmara, Bizans, İstanbul gibi özel isimler bir yana bırakılırsa), çoğu kısmı bana epeyce tanıdık geldi.
 
Onun için sizinle paylaşmak istedim zaten! Takdir sizlerin!

   
*Veysel DİKMEN, Kayıp Ruhlar Cenneti, Cem Yayınevi, İstanbul, Kasım 2010.
   

Avatar
Adınız
Yorum Gönder
Kalan Karakter:
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.

banner5