Tam bugünkü yazıyı yazmak üzere klâvyenin başına geçtim! Aklımda iki konu var, hangisini yazayım diye düşünmekteyim. Abdülhamit ile oğlu Selim Efendi arasındaki olay mı Feylesof Rıza Tevfik’in savunması mı? Sevr Anlaşması’nı imzalayan adamdır…

Derken, bir mesaj aldım…

“18.- 19.yy’da ne kadro vardı be gardaş Almanlarda! Düşünce dünyasını domine ettiler. Friedrich Engels,  Friedrich Nietzsche, Max Weber, Hermann W, Georg Hegel,  Martin Heidegger, Immanuel Kant, Karl Marx,  Arthur Schopenhauer…” Bunlara Fuerbach, Gothe ile Schiller’i de ben ekleyeyim ilk ağızda aklıma geldiği için… Dahası da vardır elbette…

Bu tespit, Almanlar’ın neden iki dünya savaşı çıkarıp, ikisinde de yenildikleri halde, bugün Avrupa’nın en güçlü ekonomisi olduklarının sırlarını da içerir. Ve aslına bakarsanız, yalnız 18-19.yy’lar değil, 20-21. Yy’larda da Almanlar’ın düşünce adamı performansı, geçen iki yüz yıldan daha geride değildir. Gene hemen aklıma gelenleri yazayım:

Habermass, Horkheimer, Benjamin, Adorno, Marcuse ilh... Gene Almanlar! Hadi, Einstein’i de bonus olarak ekleyelim… von Pappen’in de adını analım! Tabii, filmi Marthin Luther’e kadar geri sarmak da mümkün! Son yüzyıllarda komşu Fransa’da Althusser ile Fecoult, İngiltere’de Hobsbawm ile Eagleton, İtalya’da ise, bir tek Antonio Gramsci’den bahsedebilirsiniz, oysa…

Öte yandan, Almanya, uluslaşma anlamında da kapitalistleşme anlamında da batı Avrupa’nın en geri kalmış memleketi idi… Dağınık küçük prenslikler halinde yaşayan ve Bismarck ile 19.yy’ın ortalarında uluslaşan, bunun acılarını da iki dünya savaşı çıkararak atlatmaya çalışan bir halk, dünya düşünce dünyasının liderliğini nasıl ele geçirmiştir? Ve bir adım daha ileri atarsak, iki dünya savaşı kaybeden bir ulus, otuz-kırk yıl sonra Avrupa ekonomisinin iplerini nasıl eline almıştır?

Bana mesaj gönderen dostumun yukarıya aldığım gönderisinde adı geçenlerden Heidegger idi yanılmıyorsam! Diyordu ki: “Biz Almanlar, geç kaldığımız için, Avrupa yaparken, biz seyrediyorduk. Seyir ederken, onların neden ve nasıl yaptıklarını düşünmeye başladık! Onlar yaptı, biz düşündük! Ve en sonunda, biz de yaptık! Ama neyi, neden ve nasıl yapacağımızı bilerek! Farkımız bu…”

Birkaç yıl önce, bir Alman’dan şöyle bir şey işitmiştim: “ Herkes bizi güler yüzlü olmamakla suçlar! Oysa, iş ortamında iş yapılır! Eğlence ortamında da eğlenilir. Gelip de benimle çalışırken eğlenmeye kalkarsa biri, tabii ki asık yüzlüyüm. Çünkü çalışıyorum…” Almanları çok iyi tanımam, onun için bu tezin doğru olup olmadığını bilemiyorum. Ozan Ceyhun’a sormak lâzım… Ancak, böyle bir düşünce dünyasını üreten bir halkın, mizah duygusundan yoksun olduğu ile ilgili önyargıya karşı bu savunma bana pek de mantıksız gelmemişti… Hele o güzel ülkelerini de görünce…

Maddi anlamda en büyük üretimi yapan halkın, aynen düşünsel anlamda da üretimin öncüsü olmasına şaşmamak lâzım… Felsefesini oluşturmadan, top bile oynamak, mümkün değildir. Değil üretim yapmak! Bilimde olsun, siyasette olsun, sanatta olsun, üretimde olsun, düşüncesi oluşturulmamış eylem, sonuç vermez! Kendiliğinden ortaya çıkan hiçbir süreç, savrulmaktan başka hiçbir yere, varamaz…

Bu da ne ısmarlama, ne de hazır reçetelerle olmaz! Özetle, düşünemiyorsanız, üretemezsiniz de…

Avatar
Adınız
Yorum Gönder
Kalan Karakter:
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.

banner5

banner31