İstanbul’a ilk geldiğim yıl, 1975 idi…

Hani o uğursuz 1974 var ya…

O uğursuz yıl yaşanmış, etkisi devam ediyordu.

Ne olduğunu bilemedik ilk günlerde.

Hatta aylar ve yıllarda.

Geçiyorken zaman, gecenin karanlığı doğan güneşle aydınlanırken…

Ayrıntılar ufak ufak ortaya çıkıp, neyin ne olduğunu görmeye başlamışken.

Gözlerimi orada açmıştım.

İstanbul’da.

Rüya gibiydi zaman.

Tahsil dönüşünde, herkes evine gidecek, kaldığımız yerden devam edecektik, sanırdım.

Zaman hepimizi de yanılttı.

Herkes düştükleri çukurun bir daha açılmamak üzere kapatılacağını kestirememişti.

Ve tarlalar, bahçeler, yeni evler, caddeler, gözlerimizi doyururken…

Geride kalan anıların bir daha canlanamayacağını bilemedik.

O harala gürele içerisinde birbirimizle didişirken yukarıdan bir elin bizleri idare ettiğini de fark edememiştik.

Güya daha iyiye gidilecek bir yoldaydık.

Güya en iyisi bizi bekliyordu.

Ki yıllar sonra gerçeği gördüğümüzde ne tren kalmıştı istasyonda ne de gelecek her hangi bir vasıta…

O kırların ortasında ve dağların geçit vermediği vadilerde mahsurduk artık.

Bugün bakıyorum mutlu olduğunu sananlara.

Tek tek gözetliyorum onları.

Ne yapıyorlar, kiminle, nasıl zaman geçiriyorlar.

Bazıları “özgürce” uçağa binip İstanbul üzerinden Londra’lara giderken, içinden “özgürüm” diyor.

Bazıları sattığı veya satmakta zorluk çektiği mallarını Mersin 10 Turkey adresi ile pazarlayıp, kâğıtlara basılan mühre bakarak mutlu oluyor.

Oysa beklentiler bunlar olmamalıydı.

Bugün kapılardan güneye geçirilen birkaç parça malımız oradaki raflarda yerlerini almakta zorlanıyorsa, bunda bizlerin de kabahati olduğunu bilmeliydik.

Hep o tarafı suçlayıp, 1974’leri haklı çıkartmak için mazeret göstermemeliyiz.

Neyse…

İlk geldiğim yılda, İstanbul’da, belediye otobüslerine binip dolaşırken, aylardan hazirandı.

Nedense haziran ayını seviyorum.

Yaz girişi olduğundan mı, uzun süren kıştan çıkmamızdan mı bilemem…

Ama seviyorum işte.

Otobüsle Kocamustafapaşa Semti’nden Taksim’e giderken, dışarıda yağmur başlamıştı…

Gözlerim camda, aklım Baf’taydı.

Haziranda yağmur ya hiç olmamıştı ya ben hatırlayamamıştım.

Defterimi çıkartıp oraya not düşmüştüm, ” Bugün Haziran’ın altısı ve yağmur yağıyor İstanbul’da”.

Olmayacak bir şeymiş gibi gelmişti o anlarda.

Ve bugün…

Haziran’ın altısında Kıbrıs’a yağmur düşüyordu.

Ve yağmur inşaatlardan ötürü derelerden akacak yer bulamadığı için caddeler boyu uzanıyordu.

Keşke…

Yine yaz aylarında yağmur yağmasa…

Keşke yağmur yağmayan günlerde biz yine yağmuru bilmediğimiz yerimizde olsaydık.

Avatar
Adınız
Yorum Gönder
Kalan Karakter:
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.

banner5

banner31