Yazının bir ifade biçiminden çok, yaşamamızla ilgili bir biçem (uslûp) olduğu edinimi, bir yanıyla, yazınsal olgularla tarihsel olgular arasında kurulan koşutluk gibi geliyor zaman zaman bana. Yazı, sadece yazanın değil, okuyanın da tarihe bıraktığı izdir aslında.

Yazının kendi tarihi, insanlık tarihi karad önemli. Birbirlerini beslediler, besliyorlar çünkü.

Örneğin yazının tarihinden bir kesit açacak olursam, Burjuvazi (yani klasik ve romantik) çağında, bilinç parçalanmamış olduğuna göre, biçim de parçalanamazdı. Ya da bir yazı çıkmazı vardı. Bu toplumun kendi çıkmazıydı.

Yazılanları tarihe özdeş düşündüğümüzde, her çağın ve çağ detaylarının, aydınlattığı yazılar kadar, gölgelendirdiği yazılar da yazılmıştır.

Belki de bu yazının utancıdır, Utandırılışıdır.

Bir başka deyişle, düşünsel iktidardan, siyasal iktidara geçildiğinden, burjuva çağından bugüne de aynı yazım pratiğinin, rasyonel olarak geliştiğinden 1789 devriminin yazının ilkelerini değiştiremese de çoğalmasına ve yeni katılan yazıların ve yazarların siyasi iktidarla yaşamaya başlamasına nedne olduğunu söylemek mümkün.

1850 dolaylarına gelindiğinde ise, üç tarihsel olay (Avrupa nüfusunun alt üst olması, dokuma endüstrisinin yerini demir-çelik endüstrisinin alması sonucu çağdaş kapitalizmin doğması, Fransız toplumunun üç düşman sınıfa bölünmesi) kapitalizmin iktidarları tarafından yazım dünyası bugünkü anlamına kadar kontrol altına alınmıştır.

Ayrılıkçı fikirler ve siyasal iktidarlardan nemalanamayanlar diye ikiye ayrılabilecek doğrudan muhalifler ise, düşünsel iktidar yapılarını, iktisadi kaygıları ile değiştirerek, siyasal iktidarın gölgesine sığınma eğilimine geçmişlerdir.

Yazının siyasallaştığı bu süreçten günümüze iz düşen, iktidar yandaşlığı, süreğen bir “kendini meğru kılma” öztutkunluğuna (narsistlik) ulaşmış bulunuyor.

Sözcüklerin dekoru üzerine, düşüncenin mutlulukla havalandığı bir hiçlikten yola çıktıktan sonra yazı, gittikçe katılaşmanın bütün durumlarından geçerek, önce bir bakışın, ardından bir edinimin ve en sonunda bir öldürmenin konusu olduktan sonra, bugün son durumuna, yokluğa ulaşmıştır.

İktidarın siyassallığına yaklaşmanın yokluğudur bu.

Dilin, bir çağın bütün yazarları için ortak bir buyurumlar ve alışkanlıklar bütünü olduğu bilinir.

Yazının dili tümüyle, yazarın sözünün içinden geçen bir doğadır.

Bu, doğallığı da içerdiğinden düşüngü (ideoloji) ya da ülküsellik (idealite), yazının yazarı tarafından, içsel dürtülerle üretilmediğinde, kendi kalemi, kendi düşüncesi olamaz.

Bu özgürlük artacağına, artan yazının siyasallaşması olur. Yazı siyasallaşır, yazının yazdığı tarihi siyasallaşır, tarih de iktidar ekseninde siyasallaşır.

İktidarı elinde bulunduran bireyler, kendi öznelerinin, özne konumlarına yenilmeleri neticesinde, yazarın da, siyasi özne konumuna itaat etmesi ile sonuçlanan, kelimelerin intiharı anlamı taşır bu.

Yazı artık, bir özgürlük olarak parçalanma ve bu parçalanmayı aşmak isteyen entellektüllerin ütopyası haline dönüşür.

Bugünün yazısı yazılırken, aynı satırlar bugünün tarihini de yazmaktadır.

Bu nedenle, yazar değerlidir. Ancak, yazılanın daha değerli olması gerekirken, yazdıranın değerli görünmesi, yazının bugünkü utanması, utandırılmasıdır.

Avatar
Adınız
Yorum Gönder
Kalan Karakter:
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.

banner5

banner31