Hiç. Neyi yazar ki insan olan size? Doğrusu insan olan değil de insan kalan mı? Çünkü sizin cilalı taş devrinizde insan olmak zor ancak insan kalınabilir.  Birazcık, çok değil, mesela azıcık Turgut Uyar şiirinden geçseydiniz bile böyle olmazdı. Sizi ne acıttı bilmiyorum ama neden bu kadar acıtıyorsunuz onu biliyorum. Sempatizan acaba kötü bişey midir diye, açıp TDK’nın sözlüğüne de baktım, Büyük Türk Sözlüğü’ne de. Yalan değil, Büyük Türk Sözlüğü’nü belki Büyük Türk sözü geçtiği için ciddiye alırsınız diye açtım. Sizi kim, ne zaman, nerede ve nasıl bu kadar ciddiye almadı da bu kadar nefretle sıvadınız göğsünüzü bilmiyorum ama inanın anlamak istiyorum. Her iki sözlükte de “duygudaş” manasına geliyor. O kadar sevdim ki, eğer dedim, dünyada bir şey olmak gerekiyorsa, ne bileyim, hanginizin ne mesleği var bilmiyorum, hepsinden önce, makam, para, meslek, eğitim ne haltsa, ilk önce biriyle ya da birileriyle duygudaş olmayı becermek isterdim. Sonra dedim ki, belki de sizin, yani nefretle sıvadığınız göğsünüzün, eksik bırakılmış yanı budur ve bundan dolayı siz başka insanların duygularını anlamakta bu kadar zorlanıyorsunuzdur.

 

 

            Analar dünyanın en güzel duygudaşlarıdır, çünkü annen en başta kadındır ve başka kadınlar için, başka kadınlara kuracağın duygudaşlık için bişeydir. Kardeş olur bazen, bazen yar olur, bazen yaren olur, bazen anlamasan da dinleyeceğin yol olur, ama çoğu zaman bu kadar nefret etmez. Benim anam, benim duygudaşımdır, onun anası onun duygudaşıdır, hiçbir duygudaşlığa küfür edilmez kardeşlerim. Çünkü sen ne kadar küfretsen de, biz senin göğsünün üstüne düşmeyeceğiz, sana benzemeyeceğiz, senin anan, onların anaları, bütün analar her yazıda duygudaşımızdır. İnsan böyle bir var olmaktan gelir. Oradan gelmiyorsan, Kürt analarının göğsündeki çıldırasıya hüzne gidemezsin, biliyorum, hep sapa ve olmayacak yerlere kestiler biletlerimizi, ama gittin gördün, orada senin anandan başkasına duygudaşlık yok, böyle bir dünya mümkün mü? Senin anana, senin anacığına, bir gün, başka bir ananın oğlu, aynı çıldırasıya hüznü konuk etse göğsüne, sen ne derdin?

            Buralarda çok yalnızız arkadaşım. Sabahtan akşama kadar yalnızız. Sabahtan akşama kadar anamıza avradımıza demediklerini bırakmıyorlar. Biz birazcık kendimiz olmak istiyoruz. Çünkü benim dedem öldüğünde kendi olamadan öldü. Onun babası da öyle öldü. Biz bir kere kendimiz olmak istiyoruz. Kendimiz olarak yaşamak istiyoruz. Bunu isteyen başka halklar da var ya, onlara da kızmayın. Size benzememek, sizden nefret ediyoruz demek olmayabilir ama bize benzeyeceksin ulan yoksa sizi fena benzetiriz demek fena halde nefret etmek olabilir. Nefret etmeyin! Yalnızlık Kıbrıs’ta doğmaktır, çünkü seni hep birilerine benzetmek isterler. Yalnız adam en çok büyüyen adamdır, iyidir yalnızlık, ama kendi olamamak, yalnızken bile kendisi olamamak kötüdür, niye kızıyorsunuz, kızmayın.

            Çok tenhaydı çocukluğum. Kışın beşten sonra kimse geçmezdi. Ve devlet derslerinde devamsızlık yapamadığımız terk ders ‘korku’ idi. O duygudaşlığa ermesin diye çocuk aklımız, hep Rumlardan korkmamız gerektiği anlatılırdı. Sahi neydi Rum? Bir gün Rumlar bu tarafa geçip hepimizi öldürecekler ve bütün adayı alacaklardı. Ama Allahtan Türkiye vardı, Türkiye gelir bizi kurtarırdı. Yani tenhalığında çok korkabilirsin, korku önce duygudaşlığı öldürür zira, insan öldürmeye gerek kalmayan bir ‘öldürme şekli’; sonra ‘korkma’ çünkü ‘senin kurtarıcın’ var ve bil ki ‘başka yok’ yani ‘sen yoksun’ ‘kendin yoksun’ ‘zaten olamazsın’ ‘seni ancak ben kurtarırım’ bil, bilinçaltı insanın insana yaptığı en büyük zulümdür bazen canım kardeşim. Ben çocukken inanırdım, büyüyünce inanmadım, çünkü büyüdükçe büyüdü aklım, sen, güzel kardeşim, buna nasıl inanırsın? Ama biliyorum, sen ne ki, senin devlet büyüklerin elli senedir bununla büyütüyorlar çocukları, çünkü sen de bir zamanlar çocuktun. Ama büyüdün, büyüdün canım kardeşim, inanma…

            Kazım Koyuncu Karadeniz coğrafyasından bir türkü söyler, oralardan acır için. Lazca bilmene gerek yoktur. Yalnızca bir ‘iç’ gereklidir. Benim çoğu kere Kazım Koyuncu şarkısı söyleyen Karadenizli kardeşlerim oldu, çok acıdı içim. Öyle benzer yerden acıdı ki içimiz, ancak sempatizanlıkla anlaşılabilirdi ikimizin de içi. Öyle türkülerde çok mu suç işledik biz?

            Kürdün sofrasına oturdun mu hiç? Sigarasından yaktın mı? Rakımı bol anasonunundan içtin mi? Bir kürdün ağladığını gördün mü? Bir kürdün ne zaman ve neden ağladığını bildin mi? Niye hepsinin bir de ‘önce hikâyesi’ vardır ve neden ‘sonradan uydurulmuş hikâyelerini’ hiç sevmezler, ve durmadan ‘kendi hikâyelerini’ anlatmak isterler, düşündün mü hiç? Bir gün, öyle on beş on altı yaşlarındaydık, meşhur Kaya Bar diye bir yer var, malum sonradan Marina yaptılar orayı, o zaman taşlık yer, biz de adını çok matah insanlarız ya öyle koyduk, malum içiyoruz da, çocukluğumuzdan konuştuk. Çocukluğumuzun aynı yerden kıvrıldığını ve kıvrım yerinin bir daha bulamayacağımız şekilde katlanıldığını ve hep sonraya kaldırıldığını gördük. Nedensiz, hep özlerdik. Bazen neyi özlediğimizi bile bilmeden. O yüzden salak gibi hep durmadan sıraya, ağaca, taşa, neresi buluyorsak nereli olduğumuzu yazıyorduk. Neresiz olmak çok zordur. Diğeri olmak çok sancıdır. Dışında olmak incitir.  Özlemek nedir bilir misin? İşte o zaman da dedim; ancak sempatizanlıkla anlaşılabilirdi çocukluğumuzun içi. Öyle içlerde çok mu suç işledik biz?

            Hrant’ın göğsü karısı Rakel’in ve çocuklarının göğsüdür. O göğüs ki insanlığın nefesidir. Nerede yazıyoruz biz, bu nasıl yaşamak, artık haksızlık için yeni bir haksızlık mı haklı gösterecek haksızlıkları? Ki Hrant, sizin saydıklarınızdan değil, parmak hesabınız gene yanlış kardeşlerim. Normal bir zekâ bile Hocalı Katliamı ya da Ermeni Faşizmi ile bunu ilişkilendirmez, Hrant Kardeşimizdir derken ya da Hepimiz Ermeniyiz derken bahsedilen bu değildir, bunun için mi biz suç işledik, bunun için mi ‘PİÇ’ olduk?

            Kürdü, Türkü, Lazı, Çerkesi, Ermenisi, Rumu, Arabı herkes ‘kendine benzeyecek’ sonra hepimiz kendimizden bir ‘hepimiz’ yaratacağız kardeşlerim, o hepimiz ki kardeşlerim ‘Kıbrıslı Türk’ün de’ “kendine” reva olduğuna inandığı şeydir. Bunda ne piçlik vardır, ne kötülük vardır, ne de bölücülük vardır, ne de sempatizanlık. Ki sempatizanlık sorununu çözdüğümüzü sanıyorum arkadaşım.

            Analarımız da bütün dünyanın anaları gibidir. Hak ettiği gibi yaşamak isteyen, kendi olmak isteyen, herkesle bir hepimiz olmak isteyen.

            Kadınlarımız da bütün dünyanın kadınları gibidir. Başka kadınlarla el ele vererek dünyaya ‘birbirine daha çok saygı gösteren’ ve ‘duygudaşlığı gelişmiş’ çocuklar getirip büyütecek olan, o çocukların dünyasında kadınların ezilmediği, dövülmediği, dışlanmadığı, hor görülmediği, bir dünya isteyen.

            Ve senin de Anadolu’da ki bütün onurlu ve yürekli anaları da kadınları da ve dünyanın bütün ülkelerinin anaları, kadınları gibi. Hayır, istediğin kadar küfret, saldır, nefret et, tehdit et, kız, bağır, insandan yana kalacağız, insandan yana, ve seveceğiz sana inat, sen sövdükçe daha çok seveceğiz Anadolu’daki kardeşlerimizi.

            Sana inat, seveceğiz…

           

            Aslında yazının başlığı ‘Egemen’ler Özgürlüğümüzü Bağış’layamazlar’ olacaktı ama. Dedim ki, neye yarar yazmak? Yazı, eğer insanlar arasında hala en azından duygudaşlığı bile sağlayamıyorsa acaba gerçekten yazı bulunmuş mudur? Neden yazıldı o kadar yazı o zaman, o kadar kitap, bizim birbirimizi anlamadığımız ilk noktada birbirimize kuracağımız cümleler böylesine nefretle olacaksa, niye bulundu yazı? Neye yaradı Sartre, Dostoyevski, Nietzsche, Çehov, Orhan Kemal, Turgut Uyar, Sait Faik, Sabahattin Ali, neye yaradı ha, buna mı? O zaman yazı acaba daha ‘tam olarak’ bulunamadı mı?

            Bazı yerlerinde insanın hala Cilalı Taş Devri mi yaşanıyor, bazı yerlerine insanın yazı ulaşmadı mı acaba?

 

            Kardeşlerim, belki buna da inanmayacaksınız ama, o kadar gazete, o kadar köşe yazarı, o kadar laf, burada, bu ülkede, sizi en çok seven gazete Afrika Gazetesi’dir. İnanın! Afrika Gazetesi’nin sevmediği şey ‘bana benzeyeceksin ulan’ bakışıdır, yani ‘kendin olmaya’ izin vermemektir, ‘yalnız ve tenhada unutulmaktır’ inanın, Afrika Gazetesi çocukluğundan ya da ömrünün bir yerinden insanca iç geçiren ve başka içlere içini düşüren ve bir iç eden herkesi çok seviyor.

            Anlamıyorsan bile, dinlemelisin canım kardeşim.

            Dilerim bir gün, birbirimizin ‘iç’ine düşeriz…

 

           

           

Avatar
Adınız
Yorum Gönder
Kalan Karakter:
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.

banner5

banner31