Cumartesi sabahı KGS paniği yaşandı. İlkokul 5. Sınıfta çocuğu olan pek çok anne babanın, hatta nene de dedelerin ve 10-11 yaşındaki çocukların, benim oğlum dahil kabusuna dönüştü bir kez daha Cumartesi sabahı.

Oğlumu sınav merkezine bırakıp da okuldan çıkarken şahit olduğum bir olay tüm günümü, oğlumun sınavından daha çok meşgul etti.

Bir çocuk, sırtında çantası, yanında annesi ve karşısında babası, gözyaşları içinde direniyordu. Sınava girmek istemiyordu çocuk besbelli. Babası karşısına geçmiş, yüksek ve ototriter bir tonda: “Karar ver, zil çalıyor ve bu son şansın” diye telkinlerde bulunuyor. Aslında karar vermesini sorgulamaktan ziyade, “Gireceksin” iletisini dayatıyordu oğluna. Anne çocuğunun gözyaşlarını durdurmaya çalışırken,babanın tutumuna karşı oğluna kalkan oluşturmuş, çaresiz bir şekilde şaşkın bakıyordu.

Çocuk ağlayarak girmek istemediğini, duyulur-duyulmaz bir ses tonu ile söylemeye çalışıyordu. Korkak, yorgun, çekingen… Çevrede pek çok ebeveyn fısıldaşarak,birbirlerine açıklama yapıyorlardı.

Kahroldum!

Bir yandan kendi oğlumun psikolojisi ve sene başından beridir okul-dershane arasında mekik dokuyup, sık sık çözdüğü test soruları ile değerlendirildiğini düşündüm. Öte yandan, onların ileriki yaşamlarınave kişiliklerine, öğrenme ve bilgiyi üretme sürecine nasıl hazırladığımız sorgularken, anne-baba sevgisi, takdir edilme ve yargılanma psikolojisi içine sürüklediğimizi bir kez daha yaşadım.

Hiç tasvip edilmemesi gereken bu yarışın içine sistemin çoğumuzu nasıl düşürdüğünü düşündüm.

Yüzlerce yetişkinin arasında, babasına karşı çıkan ve sınava girmek istemediğini söyleme cesaretini gösteren çocuğu takdir mi etmek, yoksa onu iyice utandırmak mı gerektiğini sorguladım kendi içimde. Budüşünceler ile yanlarından geçtiğim bu aile inanın ki hala zihnimde…

Eğitim sistemimizdeki bir kara bir deliğin, çocuklarımızın bilgiyi sorgulayan veya yorumlayan anlayışına çomak sokan dayatmacılığını yargıladım birkez daha…

***

O çok değerli varlıklarımız, geleceğimiz, mutluluğumuz, sevgimiz, sevincimiz, kılınazarar gelse ortalığı yıkmaya hazır olduğumuz varlıklarımızı, yıllarboyu sürecek etkiler altına alabilecek kaygıların pençesine nasıl da atabiliyoruz.

Daha iyieğitim alsınlar,kapasitelerini geliştirebilecekleri ve gelecekte,başarılı,iyi kazanabilen, güzel yaşam sürdürmelerine yetecek meslekler kazanmalarına katkı sağlamak uğruna yetiştirdiğimiz nesillere bakın!

Bakın, o gerçek ve saf dostlukları,minicik yüreklerinde nasıl da rekabete ve öfkeye çeviriyoruz. Komşunun çocuğu, sınıftakiarkadaşları, sevdikleri yakın arkadaşları ile nasıl yarışan ve rakip oldukları izlenimini yaratan bir algıyı yaratıyoruz zihinlerinde.

Daha başarılı olsunlar diye, daha katı disiplinleri olan okullar yaratıyoruz;

Daha otoriter ebeveynlerolup, rahatlamalarına ve gevşemelerine izin verirsek başarısız olacaklarına karar veriyor, otoritemizi enselerinde her an hissedebilmelerine çalışıyoruz;

Öğretmenler olarak, çeşitli şekillerde onları itham ediyor, arkadaşları ile karşılaştırıyor, kıskandırıyoruz;

Cezalar veriyor, ödül alanlar karşısındaki duygularını bazen hiç mi hiç önemsemiyoruz!

Bir süre sonra çocuklarımız ister istemez, yaşamdan kendi beklentilerini unutuyor,

  • Anne – babamın emeklerini boşa çıkartmamalıyım
  • Anne – babam başarısızlığımı etrafımızdaki kişilerle paylaşırken utandırmamalıyım,
  • Onların yüzüne nasıl bakarım...
  • Annem – babam beni öldürecek!
  • Ben bittim... şeklindeki düşüncelerle yaşamaya başlıyorlar.

Farketmiyoruz ki, sınav öncesinde, minik zihinler, sınav dışındaki şeylere kayıyor ve sınavı yaşantılarının dışına itmeye çalışıyorlar. Bu onların dikkatlerinin dağılmasına, sınava konsantre olamamalarına neden olduğu gibi, hem beden, hem de ruh sağlıklarını olumsuz etkiliyor. O çok sevdiğimiz çocuklarımızın kalpçikleri deli gibi çırpınıp duruyor. Bir yanda takdiredilme kaygısı öte yanda başarısız ve mahcup olma, mutsuz olma ve mutsuz etme sorumluluğu.

10-11 yaşındaki çocuklarımız için çok büyük sorumluluklar değil mi ki bu tür duygular!

Bazı durumlarda, arkadaşlarından daha az akıllı olduğunu düşünüp, utanıyor, korkuyor ve zorlanıyorlar. Kendilerini gösterememe kaygısı ile istek ve harekete geçme arzuları azalıyor.

Sınavlar nedeniyle çok ihtiyaç duydukları uykudan bile mahrum kalabiliyorlar.

Yeteneklerinden kuşku duyup, kendilerinin kapasitelerini sorgulamaya başlıyorlar. Kendilerine olan güvenlerini ve inançlarını sorgulamaya başlıyorlar. Elbette, her koşulda yanlarında olduğunu zannettikleri ebeveynlerinin de bu duruşundanşüphe duymaya başlıyorlar. Anne-babanın o kadar da güvenilir olmayabileceğini sorgulayabiliyorlar. Yargılanmak korkusu onların minik yüreklerini dağlıyor.

Bir sınav sonucunun, tüm yaşam başarıları ve yaşamdaki güvenlikleri ile doğrudan ilişkili olduğuna çarpıtılmış bir şekilde inanarak, gerçekten bildiklerini unutacak kadar heyecanlanıyorlar.

***

Çocuklarımıza ne yapıyoruz?

Geleceğimize ne yapıyoruz.

Anne ve babalar, çocuklarına bu duyguları yaşatmak için mi onları hayata getiriyor, büyütüyor.

Bizlerin dünyadaki varlığımız bu kadar mı değersiz ki, nesillerimizi fütursuzca harcıyoruz?

Ve üstelik bu sınavlar henüz bitmedi de! KGS’nin 3. Bacağı 8 Haziran’da, kim bilir kaç ailede huzursuzluk, kaç çocukta üzüntü yaşatacak daha!

Avatar
Adınız
Yorum Gönder
Kalan Karakter:
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.

banner5

banner31