Cumhurbaşkanlığı seçimi sürecinde Sayın Tufan Erhürman’ın vaatleri arasında, karma evliliklerden doğan çocukların vatandaşlık hakkı ile AB yurttaşlığı ve pasaport erişimi en çok öne çıkarılan başlık oldu. İnsan hakları vurgusuyla güçlü bir duygusal zemin oluşturan bu söylem, seçmene açık biçimde “biz bunu kabul ettiririz” iddiası olarak sunuldu. Vaatler, bir bütün hâlinde Güney Kıbrıs tarafına iletildi. Ancak Cumhurbaşkanının bir televizyon programında bizzat ifade ettiği üzere, bu taleplerin tamamı bir yana, ilk aşamasının dahi Güney Kıbrıs tarafından kabul görmediği ve sürecin bilinçli biçimde oyalamaya dönüştürüldüğü ortaya çıktı. Bu beyan, seçim sürecinde oluşturulan algı ile diplomatik gerçeklik arasındaki kopuşu tartışmasız biçimde göstermektedir.
Cumhurbaşkanlığı makamı umut pazarlama yeri değildir. Bu makam, sonuç üretme ve gerçeklerle yüzleşme sorumluluğu taşır. Güney Kıbrıs’ın yıllardır değişmeyen ve öngörülebilir tutumu ortadayken, bu taleplerin kabul ettirilebilir gibi sunulması ve ardından bunun mümkün olmadığının açıklanması, toplumda ciddi bir güven aşınmasına yol açmıştır. Siyaset, duygular üzerinden beklenti yükseltme alanı değil, gerçekçilik ve sorumluluk gerektiren bir alandır.
Bu yaklaşım, muhalefetin genel siyasal diliyle de birebir örtüşmektedir. Muhalefet uzun süredir aynı yöntemi tekrar etmektedir. Siyasi, ekonomik ve sosyal alandaki münferit olaylar seçilmekte, bu olaylar genelleştirilerek ülke genelinde bir çöküş varmış gibi sunulmaktadır. Tekil sorunlar üzerinden bütün bir yönetim anlayışını karalama çabası, sistemli bir algı yönetimi stratejisine dönüşmüştür. Amaç çözüm üretmek değil, sürekli bir kriz atmosferi oluşturmaktır.
Bu dil Meclis kürsüsüne de aynen yansımaktadır. Muhalefet milletvekillerinin konuşmaları incelendiğinde, somut ve uygulanabilir tek bir politika önerisinin dahi ortaya konmadığı açıkça görülmektedir. Meclis’te yapılan konuşmalar büyük ölçüde itham, genelleme ve tekrar üzerine kuruludur. Ülkenin sorunlarına dair net bir yol haritası sunulmazken, “biz geliriz”, “geliyoruz”, “biz yaparız” gibi sloganik ifadeler siyasal argüman yerine kullanılmaktadır. Bu yaklaşım, yönetme iddiasından çok, algı üretme çabasının göstergesidir.
Bu tablo, CTP’nin erken genel seçim ısrarını da açıklamaktadır. Cumhurbaşkanlığı seçiminde algı ve vaatlerle elde edilen sonucun yarattığı geçici avantajı kaybetmemek için, karşılığı olmayan beklentiler yeni bir seçim sürecine taşınmak istenmektedir. İcraat üretmeyen, eleştirilerini somut önerilerle destekleyemeyen ve sert söylemi siyasetin merkezine yerleştiren bu anlayış, sandığı bir çözüm değil, bir kaçış aracı olarak görmektedir. Devlet yönetiminin sloganla değil, sorumlulukla yürütülmesi gerektiği gerçeği ise bilinçli biçimde perdelemektedir.
KKTC’nin ihtiyacı erken seçim değildir. KKTC’nin ihtiyacı algı değil, ciddiyettir. Ülkenin karşı karşıya olduğu sorunlar sloganla aşılmaz, umut dağıtarak çözülemez. Yargıdan ekonomiye, kamu yönetiminden dış politikaya kadar her başlık istikrar, süreklilik ve gerçekçilik gerektirir. Algı siyaseti kısa vadede oy üretebilir, ancak ülke yönetmez. Bu nedenle seçmenin yapması gereken, cumhurbaşkanlığı seçiminde kullanılan propaganda diliyle oluşturulan algıya yeniden kapılmamak, duygusal yönlendirmelerle şekillenen vaatleri değil, somut icraat kapasitesini esas almaktır. Tercih, tekrar eden söylemlerle umut tüketen bir anlayıştan yana değil, sorumluluk alan, gerçeklerle yüzleşen ve ülkeyi yönetecek istikrarlı bir iradeden yana olmalıdır.