Bir bina yıkıldığında geriye enkaz kalır.
Bir adalet sistemi çöktüğünde ise geriye sessizlik.
Grand İsias Otel, 6 Şubat Kahramanmaraş merkezli depremlerde yıkıldı. O enkazın altından sadece beton ve demir çıkmadı. Çocuklar çıktı. Sporcular çıktı. Öğretmenler çıktı. Kuzey Kıbrıs’tan turnuvaya giden Şampiyon Melekler çıktı. Fiziksel enkaz zamanla kaldırıldı; ama dün mahkeme salonunda bir kez daha anlaşıldı ki asıl enkaz hâlâ yerinde duruyor.
Çünkü otelin yıkımında kusuru bulunduğu gerekçesiyle yargılanan altı kamu görevlisi serbest bırakıldı. Mahkeme, yaşananları “olası kast” kapsamında değerlendirmedi. Yani mahkeme “her şey usule uygundu” demedi; ama sorumluluğu, beklendiği ölçüde ağır bir hukuki nitelendirmeye de taşımadı. Sonuç değişmedi: KKTC halkı beklediği adaleti bulamadı.
Deprem sabaha karşıydı. Herkes uykudaydı. Çocuklar odalarında, sporcular yataklarında, öğretmenler sessizliğin içinde. İnsanlar bir binaya girerken zemini değil, sistemi düşünür. “Ruhsatlıysa güvenlidir” der. “Denetlendiyse ayakta kalır” der. İsias’ta yıkılan tam olarak bu güven oldu.
Bu dava başından beri bir bina davası değildi.
Bu dava, bir nedensizlik davasıydı.
Bir şey oldu ama kimse yapmadı.
Bir bina çöktü ama kimse yıkmadı.
İmza vardı; ama sorumluluk ağır bir başlık altında toplanmadı.
Sorumluluk parçalara ayrıldıkça hafifledi. Herkesin payı küçüldü; sonuç ise değişmedi. Çocuklar geri gelmedi. Oysa ortada böylesine büyük bir sonuç varken, nedenin de aynı ağırlıkta ele alınması beklenirdi. Beklendi. Olmadı.
Aileler adliyeden öfkeyle değil, daha sarsıcı bir duyguyla çıktı: hayal kırıklığıyla. Çünkü öfke bağırır; hayal kırıklığı susar. Bu karar onlara şunu söyledi: Hukuk, en ağır acıya dokunmadan da ilerleyebilir. Dosyalar kapanabilir; adalet duygusu kapanmaz.
Tam da bu noktada, Şampiyon Melekler’den birinin ailesi şu cümleyi kurdu:
“Bizim çocuklarımızın hepsi aynı zamanda Avrupa vatandaşı.”
Bu bir tehdit değildi. Bir rest de değildi. Bu, adalet arayışının sınır tanımadığını hatırlatan sakin ama ağır bir cümleydi. Ve evet, artık Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nin yolu görünüyor.
Bu cümle davayı başka bir düzleme taşıyor. Çünkü adalet bazen bir ülkede eksik kalır ama başka bir yerde tamamlanmaya çalışılır. Bazen iç hukukta karşılığını bulamayan beklentiler, daha geniş bir vicdan coğrafyasında yeniden dile gelir. AİHM yolu, yalnızca hukuki bir başvuru değil; tükenen bir güvenin kaydıdır.
“Bu karar sadece bizi ilgilendirmiyor” dedi ailelerden biri. Haklı. Çünkü bugün karşılığı verilmeyen her ihmal, yarın başka bir enkazın habercisidir. Hukuk yalnızca cezayla değil, verdiği mesajla da konuşur. Ve bu kararla duyulan şudur: Beklenen adalet, henüz bulunamamıştır.
İsias davası bitmedi.
Sadece bu aşamada, aranan karşılık bulunamadı.
Ve insan sormadan edemiyor:
Olası kast görülmediyse, bu ölümler nasıl açıklanacak?
Sorumluluk bu kadar dağıldıysa, adalet nerede toplanacak?
Beton çöktü.
Ama asıl ağır olan, adalet beklentisinin çöküşü.
Bazı davalar mahkeme salonlarında sona erer.
Bazılarıysa toplumun hafızasında ve uluslararası vicdanda devam eder.
İsias davası artık tam da orada duruyor.