Bir hafta sonumuz da yine füze izlemekle geçti. Yahu ne olacak bu dünyanın sonu? Belki sorun, savaşın yalnızca cephede yaşandığını sanmamızda. Bence savaş önce zihinde başlıyor. Bir kimliği diğerine üstün görme düşüncesinde, çıkarı adaletin önüne koyan hesapta, korkuyu diplomasinin yerine yerleştiren akılda başlıyor. Silahlar yalnızca o zihinsel savaşın sonucudur. Ne yazıktır ki ortalık bunlardan dolu.
Güç, doğduk doğalı bize en ikna edici argüman olarak aktarıldı. İmparatorluklardan modern devletlere kadar değişmeyen bir hareket var bunun adı da bana göre GÜÇTÜR. Güvenlik için daha fazla güç, güç için daha fazla kontrol. Fakat paradoks şurada işte , güvenliği güçle aradıkça güvensizliği büyütüyoruz. Bir ülkenin savunma hamlesi, diğerinin tehdit algısı oluyor. Böylece kimse saldırgan olduğunu kabul etmiyor ama herkes silahlanıyor. Bunu anlamamamak içinde ya çocuk olmalı, yada aptal.
Dünya artık eski dünya değil. Bizde eski çocuklar değiliz. Savaşlar da eski savaş değil. Cepheler yalnızca toprakta değil, ekonomide, enerjide, siber uzayda bile var olmaya başladı. Petrol fiyatı bir kurşun kadar etkili olabiliyor. Bir yaptırım kararı, bir füze kadar yıkıcı sonuç doğurabiliyor. Küreselleşme bizi birbirimize bağladı ama aynı zamanda birbirimizin krizine bağımlı hale getirdi ve bu çok açık görünüyor. Bir yerdeki yangın, dumanını bütün gezegene yayıyor.
Bana sorarsanız barış çok kırılgan blr şey. Çünkü barış, sabır ister. Karşılıklı iletişim ister. Taviz ister. Savaş ise kısa tam terdi hemen sonuç ister, netlik ister, vade de sınar. Kazanan ve kaybeden vardır. Allah aşkına barışta her iki kazanan vardır ama asla bunu anlamayacaklar. Çünkü biri mutlaka galip geleme dersinde . Belki de insanlığın anlamakta zorlandığın ve en büyük sınavı burada. Mutlak zaferden vazgeçebilmek.
Ben kendi adıma şunu söylemek isterim ki, bugün dünyada süren savaşları izlerken savaşların sürmesi, bizim doğamın değişmezliğiyle açıklanabilir mi? Yani cevabı bende tam bilmiyorum ama kısmen diyebilirim. Bana göre biz insanlar , hem yıkıcı hem kurucu bir varlıklarız. Aynı el hem yumruk olur, hem de yarayı sarar. Asıl mesele, hangi tarafımızı beslediğimiz. Korkuyu mu büyütüyoruz, empatiyi mi? Gücü mü savunuyoruz yoksa hukuku mu? Bunu çözmek şahıs olarak kolay. Toplum olarak zor.
Çok karamsar oluyoruz. Özellikle haber akışına bakınca umudumuz yoruluyor. Fakat tarihe dönüp şöyle bir baksak ya arkadaşlar. Orada çok büyük gerçekler var ama unutuluyor ne yazık ki. Zamanda insanlık köleliği kaldırdı, sömürgeciliği sorguladı, kadın haklarını genişletti, uluslararası hukuk inşa etti. Yani sadece savaşı üretmedi sadece. Barış kurumları da kurduk. Eksik, kusurlu, zaman zaman etkisiz… Ama vardılar , varlar be kardeşim.
Belki dünya hiçbir zaman tamamen barış içinde olmayacak. Çünkü çıkarlar, kimlikler ve güç dengeleri hep olacak. Ancak bu, barışın imkânsız olduğu anlamına gelmez. Barış bir SON durum değil. Bence sürekli çaba gerektiren bir süreçtir.
DÜNYA KUSURLU OLABİLİR , İNSANLAR ÇELİŞKİLİ OLABİLİR .
ANA BARIŞ İHTİMALİ HEP BİR YERKERDE VARDIR…
KARAKUŞ