GÜÇLÜ İRADE Mİ, POPÜLİZM Mİ

Tülin BEROVA Yazdı...

Son günlerde Ulusal Birlik Partisi üzerinden yürütülen hayat pahalılığı tartışmaları yalnızca ekonomik bir mesele değil, aynı zamanda yönetim iradesinin nasıl şekilleneceğine dair ciddi bir sınavdır. Nisan ayı sonunda açıklanması öngörülen hayat pahalılığı verisine ilişkin yasa gücünde kararnamenin kabul görmemesi, muhalefetin Meclis’te sergilediği uzlaşmaz tutum ve birlikte hareket ettikleri sendikaların sürece doğrudan müdahil olarak baskıyı artırması nedeniyle hükümetin bu artışı zamanında yansıtma iradesi hayata geçirilememiştir.

Ortaya çıkan tablo nettir. Süreç tıkanmış, belirsizlik artmış ve bunun bedelini doğrudan vatandaş ödemiştir. Maaş artışlarının gecikmesi ve ekonomik öngörülebilirliğin zayıflaması, halk açısından açık bir mağduriyet yaratmıştır.

Bu noktada sorumluluğu doğru yerde aramak gerekir. Sürecin bu hale gelmesinde muhalefetin ve birlikte hareket ettikleri sendikaların tutumu belirleyici olmuştur. Yapıcı katkı yerine süreci zorlaştıran, çözüm üretmek yerine popülizme yaslanan bu yaklaşım, sorunun parçası haline gelmiştir.

Verilmeye çalışılan algının aksine, asıl mesele bazı sendikaların kendi sınırlarını aşarak her alana müdahil olma isteğidir. Bu müdahalenin süreci nasıl etkilediği ise Meclis’te yapılan değerlendirmelerle açıkça ortaya konmuştur. Başbakan Ünal Üstel’in 20 Nisan 2026 tarihinde Meclis’te yaptığı konuşma, yaşanan tıkanmanın nedenlerini net biçimde ortaya koymuş, sürecin hangi aşamalarda kilitlendiğini somut şekilde açıklamıştır. Ardından önerilen yasanın komiteye çekilmesi ve sendikaların süreci izleme kararı alarak Meclis’ten ayrılması, gelinen aşamanın en açık göstergesi olmuştur.

Sendikaların görevi çalışanların haklarını korumaktır. Ancak son dönemde ortaya konan tavır, bu sınırların zorlandığını göstermektedir. Bu yaklaşım sürdüğü sürece çözüm üretmek zorlaşacak, süreçler daha da ağırlaşacaktır.

Diyalog kapısının yeniden aralanması önemli bir gelişmedir. Hükümet ve Meclis sorumluluğunu yerine getirme yönünde adım atmıştır. Buna karşılık muhalefetin kürsüden sürdürdüğü söylemler aynı çizgide devam etmektedir. Çözüm yerine popülizm tercih edilmekte, gerçek sorunlar yerine gündem değiştirme çabası öne çıkmaktadır. Anayasal takvim ortadayken seçim tarihi tartışması açmak ise siyasi bir ihtiyaçtan çok abesle iştigalden ibarettir.

Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti yalnızca kendi iç dinamikleriyle hareket eden bir yapı değildir. Küresel ekonomik dalgalanmalar, enerji fiyatlarındaki değişimler ve bölgesel gelişmeler doğrudan ülkeye yansımaktadır. Böyle bir ortamda alınan kararların günü değil, yarını da gözetmesi zorunludur. Bu nedenle gerçekçi ve sürdürülebilir politikalar hayati önem taşımaktadır.

Bu çerçevede tartışılması gereken erken genel seçim değildir. Esas mesele, anayasal zorunluluk çerçevesinde Aralık ayında yapılması gereken yerel yönetim seçimleridir. Bu seçimler bir tercih değil, açık bir yükümlülüktür. Dolayısıyla tartışılması gereken, bu zorunluluğun kendisi değil, sürecin nasıl daha sağlıklı ve verimli şekilde yürütüleceğidir.

Yerel yönetim reformu ise bu sürecin en önemli yapı taşlarından biridir. 2022 sonunda yürürlüğe giren düzenleme ile 28 belediyeden 18 belediyeye geçilmesi başlangıçta eleştirilmiş olsa da, geçen süreçte bu yapının sahada karşılık bulduğu görülmüştür. Belediyeler artık daha planlı hareket eden, daha denetlenebilir ve kaynaklarını daha etkin kullanan bir yapıya kavuşmuştur. Aralık ayında yapılacak seçimler de bu yapının ikinci kez değerlendirilmesi anlamını taşımaktadır.

Bugün tartışılan konu yalnızca bir ekonomik düzenleme ya da seçim meselesi değildir. Asıl mesele, ortaya konan iradenin ne kadar güçlü olduğu ve bu iradenin popülizme ne kadar direnebildiğidir. Güçlü irade ortaya konulduğunda tartışmalar yön değiştirir; istikrar ve sürdürülebilir yönetim anlayışı kendiliğinden öne çıkar.

{ "vars": { "account": "G-2P5695J8JB" }, "triggers": { "trackPageview": { "on": "visible", "request": "pageview" } } }